Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow sonsoz arrow İzmirli Olmak için küçük bir kılavuz-2
İzmirli Olmak için küçük bir kılavuz-2 Yazdır E-posta
Perşembe, 24 Mart 2016

İzmir’de hayat sokaklardadır. Şiir, şair, edebiyat konularında İstanbul ile yarışılmaz, ama İzmir’in de kendi çapında namı büyüktür. İlhan Berk’in, “senin yüzün denize inen sokaklar / dört yol ağızları, su saatleri senin yüzün / ne zaman eğilsem yüzüne ben / yüzün erkenden açan çarşılar…” dizelerini Kemeraltı Çarşısı’nı düşünerek yazdığı unutulmamalıdır.

Niyetim sevdalı sözler etmek olmasa da, İzmir için ne yazarsam sana adıyorum” diyen Necati Cumalı’nın, Sait Faik’in, Attila İlhan’ın kentimiz için yazdıkları efsane sayılır. Dişi bir şehirdir, kadınlar şehridir İzmir; velhasıl romantik bir kenttir.

- İLK YAZI: İZMİRLİ OLMAK İÇİN BİR KILAVUZ YETER Mİ?... tıklayınız...

İzmir’in kadınları…
Doğrusunu isterseniz, onlar bir yazının parçası değil, olsa olsa, “ana fikri” olurlar ve başlı başına bir yazının konusudurlar. Sadece, siyasette belirleyici büyük gücün onlarda olduğunu gururla söylemeliyim. Yani bu şehirde kadınların gönlünü kazanmak önemlidir ve başarmanın yarısıdır. İzmir’in kadınları ayrıca yazılacaktır elbette… Her ne kadar uzmanı olmasak da yazacağız bu konuyu…

Bu özel bilgiyi unutmadan, naçizane ‘küçük bir kılavuz’ için notlar düşmeye devam edeyim:

İzmir eskiden beri farklı bir kenttir...

Diğer pek çok örnekten de anlaşılacağı üzere, İzmir, Osmanlı yönetiminin birçok konuda özel düzenlemeler yaparak ve diğer kentlere göre daha ayrıcalıklı kurallarla yönettiği bir şehir olmuştur. Bu uygulamalar da, kentin tarihsel kimliğinin oluşmasında son derece belirleyici role sahiptir. Renkli bir yaşama ve çağına göre daha özgür bir ortama sahip olması da bundandır. Yabancı işletmecileri ve sermayeyi çekecek düzenlemelerin yanında, İzmir’e gelen tüccarlar için de güvenli ve özgür bir ortamın yaratılması, bir liman kenti için kaçınılmaz değil midir?..

Mutlaka görülmesi gereken İzmir hanları, kentin Osmanlı-Türk çehresini yansıtan en değerli binalardır. Günümüze kalan örnekler son derece azdır; var olanların da kıymetini bilmek gerekir. Örneğin, restore edildikten sonra günümüzde önemli bir merkez haline gelen Kızlarağası Hanı, Sultan I. Mahmut döneminde, Kızlarağası Hacı Beşir Ağa tarafından 1744 yılında yaptırılmıştır. İki katlı, dört kapılı büyük bir handır. Gece gündüz gidilir…

Yeterince hakkını veremediğimiz Kemeraltı’nda sayıları maalesef giderek azalmış olan kuş evlerinin izini sürmek bile son derece keyiflidir.

Denizin kıyısındaki camiler

Kemeraltı, Başoturak (Başdurak), Kestanepazarı, Şadırvan camileri hepsi de bir zamanlar denizin kıyısındaydı… Ama Kemeraltı’na gidip de Hisar Camii ve civarı ziyaret edilmeden olmaz. Bu cami adını, yanı başında bulunan ‘Hisar’dan almıştır; aynı zamanda kentin tarihsel iş merkezinde yer alır ve 1597 yılında Yakup Bey tarafından yaptırılmıştır. Girişinde “Buraya gelen kendini iyi hisseder.” diye yazar. Yani ziyareti şarttır…

+ Konak’taki Ayşe Hatun Camii’ni de, o zamanlar deniz kıyısındaki (!) medresesinin avlusuna Kütahya çinileriyle bezeli, tek minareli zarif biçimde yaptırılmıştır.  Bu caminin zarafeti de az bulunur niteliktedir.

+ İzmir Hıristiyanlık tarihi açısından çok önemli bir kenttir. Sadece Meryem Ana’nın son günlerini Efes’te geçirmiş olması bile önemlidir. Ayrıca kentin önemli azizi St. Polikarp’ın müridleri İzmir’de artık yoklar ama uzakdoğu’da en enteresan tarikatlardan birinin adı St. Polikarp’tır. Ayrıca Epsikopos Aya Trasea, Aya Trophimus adlı azizler İzmirlidirler.

+ Bundan 100 sene önce yaşamış olan  İzmir Yahudi cemaatinin dini lideri Hayim Palaçi'nin mezarı, bir asır sonra dünya Yahudilerinin hac merkezi olmuştur. 1934'te gömüye kapatılan Gürçeşme'deki tarihi Yahudi mezarlığına dünyanın dört bir yanından Palaçi'nin müritleri akın akın gelirler. Palaçi, farklı ülkelerde yaşayan Yahudiler gibi bin 500'e yakın İzmirli Yahudi için de bir evliya, bir ermiş. Yaşarken sadece Yahudilerin değil İzmirli Müslüman ve Hıristiyanların da sevdiği, onların danıştığı biri olan Palaçi'nin hastaları iyileştirdiğine, çocukları olmayanları çocuğa kavuşturduğuna, işi iyi olmayanları işini düzelttiğine inanılıyor.

+ 19. yüzyılda İzmir’in Sabırtaşı ve Dolapkuyu yoksul zenci mahalleleri imiş. “Afro Türkler” sayıları çok azalsa da İzmir’de başta “Dana Bayramı” olarak eski Afrika geleneklerini korurlar. İzmirli siyahlar kendilerini Borno, Afini, Tağali ve Cengi gibi Afrika’dan kalan kabile isimleriyle ayırırlar…

+ Romanlar ile ilgili bilginin en iyisini artık seçilebilecek sıraya konulan Özcan Purçu’dan  öğrenebileceğiz. Bu konudaki araştırmalar hayli farklı sonuçlara ulaşmış durumda. En iyisi “İzmir Romanları” diye bir sempozyum düzenlemek…

Liman kentin bakışı

+ Daha önce de önemle vurguladığım gibi, tam bir ‘liman kent’ olması, İzmir’i genel Osmanlı yönetimi dışında birtakım özel uygulamaların da sahnesi haline getirmiştir. Liman ve çevresinden başlayarak, daha sonra da kentin diğer semtlerinde boy göstermeye başlayan meyhaneler ve yeme içme mekânları, o zamanlar bu durumun açık bir göstergesidir. Liman kent niteliğine kavuşmadan önce, sadece bir meyhanenin bulunduğu liman bölgesinde, 1649 yılına gelindiğinde 13 meyhane açılmış olacaktır. Sadece yirmi yıl sonra ise bu rakam yüzlerle ifade edilecektir.

+ Sıcak bir iklime sahip olan İzmir’in unutulan bir güzelliği de sebillerdir. Sinanzâde Sebili, Çakaloğlu Hanı yanındaki Gaffarzâde Sebili, Kestelli’deki Kâtipoğlu Sebili ve Tilkilik’teki Dönertaş Sebili içlerinde en güzelleridir. Bunlardan bir zamanlar buz gibi şerbetlerin sunulduğunu da unutmamak gerekir. Semt adlarına dikkat… Neden Kestelli? Neden Tilkilik?

İzmir Mutfağı’nı tanımak gerekir…

+ İzmir’i iyi bilmeyen birinin kenti tanıması için en keyifli yollardan biri de, yörenin zengin mutfağını tatmaktan geçer. Çünkü bu mutfak İzmir’i benzersiz kılar (tıpkı Antep gibi, Antakya gibi). Doğal otların çeşitliliği, sebze-meyvenin zenginliği, türlü çeşit balığın varlığıdır biraz da bu mutfağı eşsiz kılan. Mübadeleyle ve göçlerle gelen çeşitlilik de cabasıdır. Sadece zeytinyağı, üzüm ve incir bile ipi göğüslemeye yeter.
 
+ Mutfağımızdaki güzelliğin bir başka nedeni de, bu bereketli topraklar üzerinde yaşayan insanların yaşama sevincidir. İzmir’e dışarıdan gelen birinin her şeyden önce bu coşkuya vakıf olması gerekir. Sonra da doğanın sunduğu armağanlardan büyük bir mutfak yaratan bölgemizin çalışkan insanlarını tanımak ve anlamak gerekir. Tarladan topladığını, denizden tuttuğunu büyük bir sevinçle mutfağa girip pişiren, yeni lezzetler yaratan bu insanları sevmek ve sahiplenmek gerekir. Yararlı olmanın yolu işte tam da bu noktadan geçer.
 
+ Seçimden önce de, sonra da kentin nabzını ağız tadıyla tutmak için, esnaf lokantalarını iyi bilmek gerekir. Kentin esnaf lokantaları, başka hiçbir yerdekilere benzemez.
 
Kentin tarihini de az biraz bilmek gerekir.

+ ‘Yeşilova Höyüğü’, İzmir’in içindeki en eski yerleşim alanıdır. 2003 yılında keşfedilmeden önce, kentimizin geçmişi en çok 5 bin yıl önceye dayandırılıyordu. Oysa bu höyükte yapılan kazılar ve çalışmalar göstermiştir ki, İzmir’in tarihi 7 bin yıl öncesine gitmektedir. Böylelikle İzmir’in Anadolu’nun en eski yerleşimlerinden biri olduğu da tescillenmiştir. (Bu höyük, Ege Üniversitesi adına Zafer Derin başkanlığında kazılmaktadır.)

+ İzmir’in en önemli ortaöğretim kurumlarından biri olan Bornova Anadolu Lisesi, yerleştiği alan itibarıyla İzmir’in tarihöncesi dönemlerini de aydınlatabilecek bir höyükle iç içedir. Üzerinde eski müdür lojmanı (ya da daha eski adıyla “Giraud’nun Köşkü”) bulunan çamlık tepenin adı da ‘İpeklikuyu’dur.  (Köşk Godfrey Giraud’a aittir.)

+ Kentimizin ‘Smyrna’ adıyla ilk kurulduğu yer, Bayraklı’daki Tepekule’dir. Kral Tantalos’un mezar kalıntılarının da bulunduğu Tepekule’de, kazı çalışmaları halen devam etmektedir. Burası İÖ 3000’den itibaren sürekli yerleşim alanı olarak da varlığını sürdürmüştür. Elde edilen Truva-Yortan ve Hitit uygarlıklarına ait buluntular önemidir. (Kazıyı Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal başlatmıştır.)

+ İzmir son olarak, bu kez eski yerinden farklı, ama çok da uzak olmayan bir yerde, Kadife kale’nin bulunduğu tepenin yamaçlarında tekrar kurulmuştur. Adını bir zamanlar İzmir’de yaşadığına inanılan efsanevi Arap Kraliçesi Sultan Kayfada’dan almıştır. Tarihsel sürece bakılırsa, Sultan Kayfada, Friglerin ana tanrıçası Kybele’den başkası değildir aslında...

+ İzmir, tarihsel geçmişinde Bizans İmparatorluğu’nun dinsel merkezlerinden biri olmuş ve başkenti seviyesinde ayrıcalıklarla donatılmıştır.

+ İzmir, Türk Beylikleri döneminden sonra, dönemin dünya devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun da önemli bir kıyı kenti olmuştur. Küçük bir kasaba iken, dönemin sosyal koşulları ve coğrafi olanaklarının sağladığı avantajlar nedeniyle, Akdeniz dünyasının en önemli liman kentleri arasında sayılmıştır.   

+ Osmanlı döneminde, Batı Anadolu’nun gözde kenti Manisa idi; İzmir’in öne çıktığı 19. yüzyılın ortalarına kadar… 1839’daki Tanzimat Fermanı öncesi, Osmanlı ülkesi idari bakımdan eyaletlere, eyaletler sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar da ‘Tımarlı Nahiyeleri’ne ayrılmıştı. Vilayet sistemine geçilmesiyle birlikte, eski Aydınoğlu Beyliği, Aydın Vilayeti’nin de sahası oldu. 1851’de ise Aydın Vilayeti’nin merkezi İzmir’e taşındı. 1851 tarihi, İzmir’in çoktandır hak ettiği başkentlik unvanına kavuştuğu tarihtir.

+ 1867 yılına kadar ‘Aydın Vilayeti’ olarak yönetilen İzmir, yönetim biçiminden 22 Mayıs 1867 tarihinden ayrılarak Dâhiliye Nezareti’nce atanan ve padişah fermanını hâmil valiler tarafından idare edilmeye başlandı.

Cumhuriyet Meydanı ve Milli Kütüphane

+ Cumhuriyet ile başlayan İzmir’in imar çalışmaları içinde en önemli kazanımlarından biri de, hiç kuşkusuz Cumhuriyet Meydanı ve bu meydanda yer alan Atatürk anıtıdır. Meydan ve anıt, kentsel planlama bakımından en önemli göstergelerden biridir aslında... 1925 yılında yapımı tasarlanan meydan ve anıt, ancak 1929 yılında projelendirilmiş ve İtalyan heykeltıraş Canunica’ya ısmarlanmış, ekonomik sıkıntılar nedeniyle ancak 1932’de dönemin Belediye Başkanı Behçet Uz’un çabaları ile tamamlanabilmiştir.

+ Türkiye’nin ‘milli’ unvanına sahip ilk kütüphanesi olan İzmir Milli Kütüphane ise, İttihat ve Terakki Fırkası’nın çabalarıyla; okumuş, kültürlü Türk gençlerinin yetiştirilmesi amacıyla, Beyler Sokağı’ndaki Salepçizâde Konağı’nın ‘selamlık’ bölümünde, 1912 yılında hizmete girmiştir. Bugünkü binasının yapımına ise, 1922’den sonra başlanmış; 1926 yılında Elhamra Sineması tamamlanarak hizmete açılmış; kütüphane binası ise ancak 1933 yılında tamamlanabilmiştir. Bu anıt eserin projesi, Mimar Tahsin Sermet Bey tarafından Neo-Klasik tarzda hazırlanmıştır.

+ İzmir, hiç tartışmasız bir ‘Fuar’ kentidir. Yeni açılan ‘Fuar İzmir’ bir yana, şehrin göbeğindeki Kültürpark’ın kapılarını da tek tek bilmek gerekir. Biz İzmirliler, Fuar’ın kapılarını sayamayana, kolay kolay İzmirli demeyiz. İsimlerin yanında anlamları da bilinirse eğer, iyi olur kuşkusuz: 9 Eylül, 26 Ağustos, Lozan, Cumhuriyet, Montrö

Kentin sosyolojisi iyi anlaşılmalıdır.  

+ 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde, İzmir, çoktandır etkisine aldığı bir başka vilayetin, Cezâir-i Bahr-i Sefîd’in yani ‘Ege Denizi Adaları’nın da başkenti olmuştur. 1915 yılına kadar İzmir’in Merkez, Bergama, Ödemiş, Tire, Bayındır, Urla, Seferihisar, Foçateyn, Kuşadası, Karaburun, Çeşme, Menemen ve Nif (Kemalpaşa) ilçeleri bulunuyordu. Vilayet merkezinde olduğu gibi, bu ilçelerde de çok uluslu bir yapı hâkimdi. Ege adalarında görülen çok uluslu yapı ise, ana kıtadakinin bir yansımasıydı sanki…  

+ Kentte kendi mahallerinde yaşayan ve Osmanlı Devleti’nin verdiği ayrıcalıklardan yararlanarak ticaret yapan İngiliz, Fransız, Venedik, Hollanda vb. ülkelerin tüccar kolonileri yer almaktaydı. Hıristiyan olan bu nüfusa da ‘Levanten’ denir. Sayıları çok azalsa da, sık sık vergi rekortmeni çıkarırlar; kentimiz için değerli ve önemlidirler. Kentimizin simgesi Saat Kulesi’nin mimarı da bir levantendir: Raymond De Fere… Mezarı nerededir acaba?.

+ Yine sayıları giderek azalsa da, İzmirli Yahudilerin dedeleri Çanakkale’de, Afyon’da, Dumlupınar’da bizim dedelerimizle omuz omuza, birlikte çarpışmışlardır. Kendi hallerinde mütevazı yaşarlar, ama kentimizin en hareketli, en cazibeli sokağının adı hâlâ Havra’dır…

+ Kürt ve Balkan göçlerinin ilk merkezi de İzmir’dir. Anadolu’nun doğusundan ilk Kürt aşiretleri ile Balkanlar’dan çok sayıda Boşnak, Pomak ve Arnavut kökenliler göçmüştür İzmir’e… Yeni yerleşim alanları da, tarımsal arazilerde gerçekleşmiştir. Önceleri tarım kaygısı ve güvenlik nedeniyle tercih edilmeyen ovalarda, çukur alanlarda ve vadilerde, yeni köyler ve kasabalar kurulmuştur. Bu konuda en iyi örnek, Tepeköy’ün yanında kurulan ve ovada hızla büyüyen Torbalı’dır. Önceleri var olan “yazın yaylaya, kışın ovaya” anlayışı da, yavaş yavaş yaz-kış aynı yerde oturma anlayışına yerini bırakmıştır.

+ Mübeccel Kıray’ın “Örgütleşemeyen Kent” adlı kitabında vurguladığı gibi, 19. yüzyılın ikinci yarısında yabancılar tarafından geliştirilen demiryolu sistemi, İzmir’in yakın çevresinde küçük yerleşimler oluşmasına sebep olmuş; bu durum da kent yapısını doğal olarak etkilemiştir. Anadolu’da ilk kez rastlanan ‘Merkez Şehir-Banliyö’ anlayışını ve de ‘Çalışma-Yaşama Alanları’ ikiliğini doğurmuştur.

+ II. Meşrutiyet döneminde, İzmir ve Batı Anadolu’da yaşayan Müslüman-Türk kitle, sermayelerini birleştirerek, adeta bir kooperatif dayanışması içinde ‘yerel bankacılık, inşaat şirketleri, tarım-satış kooperatifleri’ gibi birçok iktisadi kuruluşa da hayat vermiştir. Bugünü ruh halini anlamak ve doğru değerlendirmek için, o günleri bilmek gerekir.

Sonsöz yerine:
Bu seçim için elini taşın altına koyan tüm adaylara, başta ön seçimden gelenler olmak üzere hepsine içtenlikle başarılar dilerim. Onlardan İzmir adına çok şeyler beklediğimiz de unutulmasın. Ankara’ya gidince İzmir unutulmasın… Yolları gidiş ve dönüş açık olsun…  
 
< Önceki   Sonraki >