Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow sonsoz arrow Siyaset birçok şeyi göze almaktır&
Siyaset birçok şeyi göze almaktır& Yazdır E-posta
Perşembe, 24 Mart 2016
Geçen hafta yayımladığımız Selahattin- İmer Akçiçek öyküsünün ikinci bölümü ile bugün karşınızdayız…
 
Eski Eşrefpaşalılar eminim tanıyorlardır; ama Bayramyeri’ndeki kültür merkezinin önünden geçerken, genç kuşaktan soranlar oluyor, “Kimdir bu Selahattin Akçiçek?” diye…

İşte yanıtı: Dr. Selahattin Akçiçek, Balkan Savaşları öncesinde Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmış Giritli bir ailenin çocuğu… Mübadil olmayan Giritlilerden yani… Osmanlı Devleti’nin çökmeye yüz tuttuğu bir dönemde dünyaya gelmiş, yeni Türk devletinin ilk yıllarında çocukluğunu ve gençliğini yaşamış, II. Dünya Savaşı’nın sıkıntılı yıllarında tıp eğitimi almış ve demokrasi rüzgârlarının estiği savaş sonrası yıllarda da ‘Cumhuriyet döneminin yetiştirdiği ilk Eşrefpaşalı hekim’ olarak topluma fevkalade yararlı olmuş değerli bir insan. Milli mücadeleye katılmış asker babasının Aydın ve Muğla’daki görevleri sırasında ilk, orta ve lise tahsilini İzmir’de tamamlamış. Anneannesinden ve dedesinden öğrendiği ‘Girit Rumcası’nın yanı sıra iyi derecede Fransızca bilirmiş. Henüz üniversite öğrencisi iken, büyük bir hayranlık duyduğu babasını kaybedince, onun eksikliğini hissettirmemek için kendisini annesine ve kardeşlerine adamış biri... Erken yaşlarında aldığı bu sorumluluk, hem kişiliğinin yapı taşlarından birini oluşturmuş, hem de yaşadığı muhitte tanınıp sevilmesine vesile olmuş.
Bir tıp hekimi olduğu için de Belediye Başkanlığı döneminde en çok sağlık hizmetleri konusuna eğilmiş. Onun döneminde Eşrefpaşa Belediye Hastanesi geliştirilmiş, ücretsiz hasta muayene ve tedavileri arttırılmış, koruyucu hekimliğe ve çevre sağlığına önem verilmiş, gıda laboratuarları ve veterinerlik çalışmalarına işlerlik kazandırılmış, alt­yapı çalışmaları yapılmış. Eğitim ve kültür alanında da önemli işlere imza atmış. Bu anlamda en büyük hizmeti, 20 Mayıs 1955 tarihinde kuruluşu onaylanan Ege Üniversitesi için harcadığı çabalar… Gerek üniversite için arazi tahsisi, gerek diğer ihtiyaçlar için mali destek bulma konularında, İzmir Belediyesi olarak çalışmalar ciddi yapılmış; aynı yılın Eylül ayında da Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin nüvesini oluşturan Fizyoloji Pavyonu­Cerrahi Kliniği’nin temeli atılmış. Milli Eğitim teşkilatına sembolik bedellerle arsalar tahsis eden; gençliğin sosyal ve bedensel gelişimine katkıda bulunmak adına sportif faaliyetleri destekleyen; Beden Terbiyesi Umum Müdürlüğü’ne de arsa tahsisi konusunda büyük kolaylıklar sağlayan bir siyasetçi aynı zamanda… ‘İzmirspor kulübünün yapılanmasında da katkıları olmuş. Ayrıca İzmir’e bir tiyatro kazandırmak için elinden gelen çabayı göstermiş, sanatçılara destek vermiş, sanatsal ve kültürel faaliyetleri özendirmiş bir başkan…
 
Geçen yazıdan devam edelim…

Ancak tarihi süreç öyle bir gelişir, olaylar öyle bir boyut kazanır ki, Selahattin Bey, kendisini bir anda Yassıada’da buluverir.  
Ve Yassıada’da yargılamalar başlar…  
Dr. Selahattin Akçiçek, kayınbiraderi Av. Orhan Kuntalp’e bir mektup yazarak vekili olmasını ister. Ekim ayından itibaren, ancak belli günlerde müvekkilleriyle görüşme izni verilen avukatlar, salonunda oturulmasına bile izin verilmeyen gemilerle Yassıada’ya gelirler ve görüşme sırasında yanlarında duran askerin “Şunu soramazsınız, bunu söyleyemezsiniz!” müdahaleleriyle görüşmelerini tamamlamaya çalışırlar. Avukatlar ile müvekkilleri arasındaki görüşme usulleri, tam beş kez değiştirilir. Sonunda, tarafların arasına demir bir telin ve müvekkilleri telden uzak tutan, göğüs hizalarından geçen 40-50 santim enindeki bir rafın konmasına karar verilir.
Radyodan da yayınlanan ‘Yassıada Duruşmaları’, 14 Ekim 1960 tarihinde başlamıştır. Bu duruşmalarda Demokrat Parti mensupları zimmet ve diğer mali suçlamalardan aklanırken; haksız iktisapla suçlanan Demokrat Parti milletvekillerinden hiçbiri için mahkûmiyet kararı da çıkmaz. Dr. Selahattin Akçiçek hakkında ise, ‘Haksız İktisap Davası’ dahi açılmaz.

Yapılan araştırmalar sonunda Beyoğlu’ndaki otellerin, İmer Hanım’ın etolleri (kürk şalları) olduğu nihayet anlaşılmıştır; dava açılmasına gerek görülmez. ‘Haksız İktisap’ konusunda mahkemenin bilirkişi olarak atadığı İzmir Ticaret Odası temsilcisi Şinasi Ertan, dosyanın incelenme sürecini, “Gördüm ki Dr. Selahattin Akçiçek’in bütün mal varlığı, tek kuruşuna kadar tamamıyla alın teriyle, doktorluk mesleğinden elde edilmesi lazım gelen miktar kadardı. Neticede ‘Adem­i Takibat’ kararı verildi ve aklandı. Aklanmamasını gerektirecek en küçük bir şey yoktu.” diye anlatacaktır.
İzmir’in itiraz kültürü DP’ye de yansıyor…

Selahattin Akçiçek, Yassıada’da görülen 18 dava arasında bütün Demokrat Parti milletvekillerinin ve bağımsız milletvekili Yusuf Hikmet Bayur’un bir arada bulundukları tek dava olan ‘Tahkikat Komisyonu Kararına Muhalefet Etmemek Suretiyle Anayasayı İhlal Davası’ndan yargılanmıştır. Selahattin Beysavunmasında, DP’nin yaptığı birçok işe İzmirli milletvekili arkadaşları ile karşı çıktıklarını da anlatmıştır: “Şiddet tedbirlerinin görüşüldüğü 2 Mayıs 1960 tarihli grup toplantısında, hususi mahkemeler kurulması kabul edilmişti. Aynı gün İzmir milletvekili arkadaşlarla toplandık ve hususi mahkemeler kurulmasını tasvip etmedik. Kararımızı başvekile duyurduk ve 3 Mayıs 1960 tarihinde yaptığı konuşmayla, grup bu kararından rücû etti. 5 Mayıs 1960 tarihinde de hastalanarak İzmir’e döndüm. Bu tarihten sonra yapılan meclis ve grup toplantılarında bulunmadım…”

Ancak mahkeme bu savunmayı ciddiye almaz.   

‘Yassıada Duruşmaları’ 15 Eylül 1961 tarihinde sonuçlandığında, Dr. Selahattin Akçiçek hakkında açılan ‘Anayasayı İhlal’ davasıyla ilgili verilen karar şöyle olur: “Türk Ceza Kanunu’nun 146/3, 59 ve 173. maddeleri hükmünce, 4 sene 2 ay ağır hapis, müebbeten amme hizmetlerinden memnuiyet; 1 sene 4 ay 20 gün İzmir’de Umumi Emniyet nezareti altında bulundurulma ve 152 lira maktu harcın alınmasına, oy birliği ile karar verildi.”



Hüküm giyen milletvekilleri Kayseri Bölge Cezaevi’ne; milletvekili olmayanlar ise Adana Cezaevi’ne sevk edilmek üzere hazırlıklara başlandı. Hükümlülerin parmak izleri alındı ve yol boyunca yakalarına takacakları mahkûm kartı için fotoğrafları çekildi. Havaalanında bindirildikleri C­47 tipi uçaklarda ilk kez kelepçelenen mahkûmlar, kendi kullandıkları tabirle ‘Kelepçe Kardeşi’ oldular. Dr. Selahattin Akçiçek’in ‘Kelepçe Kardeşi’ Sırrı Yırcalı idi .

Hükümlü yakınlarının yaşadıkları zorluklar..

Kayseri Bölge Cezaevi’nde karşılaşılan en büyük zorluk, hükümlü yakınlarının ziyaretlerinde yaşandı. Görüşme yapıldıktan sonra kaldıkları otele dönmek zorunda kalan ziyaretçiler, otelde haber bekliyorlar; sonra yine apar topar ve aceleyle yakınlarını görmeye cezaevine koşuyorlardı. Fakat deyim yerindeyse görüşme yeri ‘kapmak’, merdivenlerde veya yerlerde oturmamak için belli bir mesafeyi (gerçekten) koşmak gerekiyordu. Bu tempo yaşlı ve gönül yorgunu ziyaretçilere çok ağır geldi, yaşanan süreçte sık sık bayılanlar oldu. Akçiçek Ailesi’nin Kayseri Bölge Cezaevi’nde yaşadıkları bir olay, adeta acıklı bir film karesi gibiydi. Selahattin Bey’in o tarihlerde 3–4 yaşlarında olan küçük oğlu Fatih, en son bıyıklı gördüğü babasının bıyıksız halini yadırgamış ve “Benim babam bıyıklıydı, bu amca benim babam değil!” diye ağlamaya başlamıştı. Bu sahneye tanık olan herkesle birlikte… Bu sıkıntılı ziyaretlerden birinde de, Selahattin Bey’in büyük oğlu Fehmi, birkaç saat babasının yanında mahsur kaldı. Dr. Fehmi Akçiçek o günü şöyle hatırlıyor: “Ben babamın yanına inmiştim. Nasıl oldu bilmiyorum, o arada sanırım ufak bir tartışma yaşandı. Bu arada görüşü iptal etmişler, kapıları da kapatmışlar. Ben içerde, babamın yanında kalmıştım. Mükemmel Türkçesinden çok etkilendiğim Celal Bayar, bana bir kalem hediye ederek beni teskin etti ve oyaladı.”
İmer Hanım’ın toprağa verilmesinden birkaç gün sonra, Fehmi ve Fatih ile bir Giritli sofrasında bir araya gelince konuştuk bütün bu eski anıları… Kimi zaman gülerek, çoğu zaman da hüzünlenerek…

İki teneke dolusu çipura

Selahattin Bey’in kardeşi İzzettin Akçiçek de, İzmir İnciraltı Gazinosu sahibinin verdiği iki teneke dolusu balığı, Kayseri’ye nasıl götürdüğünü bakın nasıl anlatıyor: “İnciraltı Gazinosu’nun sahibi, Kayseri’ye ağabeyimi ziyarete gideceğimi öğrenince, yirmişer kiloluk iki teneke balık verdi bana. Ağabeyim balığı çok severdi ve yakınları biliyordu ki yıllardır da balığa hasretti. O dönemde soğutucu yaygın olmadığı için, sıcak havada balıklar kokmasın diye buz kalıpları koyduğum tenekeleri arabanın bagajına yerleştirdim ve Eğirdir’de çalışan biraderle yola koyulduk. Konya’ya vardığımızda, buzlar erimişti. Günlerden pazar olduğu için yeteri kadar buz alabileceğimiz bir yer de yoktu. Ancak yine de birkaç kalıp buz bulabildik. Biraz hızımızı da arttırınca, balıkları Kayseri’ye sağ salim götürebildik.”
Desenize, İzmirli bu… Hiçbir şeyi özlemese ‘çipura’yıözler…

Eczacıbaşı Ailesi’nden Celal Bayar’a giden zarf

Bir keresinde de, İmer Akçiçek, Kayseri’ye eşini ziyarete gittiğinde, İzmir’den Ferit Eczacıbaşı’ndan Celal Bayar’a iletilmek üzere bir zarf götürür. İstiklal Savaşı kahramanı, üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar, ‘Kayseri Cezaevi Günlüğü’ adlı eserde, bu olaya şöyle yer vermiştir: “Tarihini tespit edemedim. Bugünlerde İzmir Mebusu Dr. Selahattin Akçiçek’in refikasından, üzerinde adresi olmayan bir zarf aldım. Şahsıma ait olduğu ve zarfı Eczacıbaşı Ferit Bey’in gönderdiği söylendi. Açtım, içinden bin lira çıktı. İşime yaradı. Kızımın yol ve otel masrafları için bir miktar ayırdım. Bununla Ferit Bey’e iki bin lira borcum oldu. Malumdur ki daha önce de şahsıma bin lira göndermişti. Ayrıca buradaki arkadaşlara yardım maksat ve işaretiyle gönderdiği paralar, arzusuna göre tevzi edilmiştir.”


Urla Cezaevi’ne geliş…

Eski DP İzmir grubunun Kayseri’den sonraki durağı Urla Cezaevi olur. Yeni ‘misafirler’ için Urla Cezaevi Müdürü, cezaevinde bir takım küçük düzenlemeler yaptırır; İzmir’in köklü ailelerinden Tatariler’in yardımıyla bahçede bir de mutfak kurdurur. İzmir yakınlarına nakledilmek, ziyaretçi sayısını da doğal olarak artırmıştır.


Selahattin Bey, ziyaretçilerini daima yüksek bir moralle ve güler yüzle karşılar. Bu arada ziyaretçiler, ellerinde tespihlerle avluda volta atan bıçkın kabadayılarla karşılaşmaktadırlar. Çünkü küçük bir yer olan Urla Cezaevi’nde siyasi suçlularla adi suçlular bir arada kalmaktadır. Fakat bu durumun son derece olumlu etkileri de olmuştur. Urla Savcısı Mesut Erginoğlu, dönemin yerel gazetelerinde bu etkileri şöyle anlatmıştır: “Hapishane onlar sayesinde kendiliğinden düzene girdi. Sabıkalı hırsızlar ve yankesiciler üzerinde çok müspet intiba uyandırdılar. Onlarda iyilik alametleri görmeye başladım. Mahkûmları iyi şeylerle meşgul ediyorlardı. Spor sahası yaptırdılar. Şimdi de bin kitaplı bir kütüphane yaptırmak üzere teşebbüse geçeceklermiş.”

Selahattin Bey’in yokluğunda, ailenin durumunu büyük oğul Fehmi Akçiçek’ten de dinleyelim: “Babam Yassıada’ya gittiğinde, Eşrefpaşa’da üç katlı eski bir Rum evinde oturuyorduk. Kışın yağmur yağdığı zaman tavandan sular aktığı için yataklarımızda yatamaz, aşağı kata inerdik. Büyük fareler yüzünden tuvalete yalnız gidemezdik. Büyükbabam çok disiplinliydi. Biz saat sekize çeyrek kala yatağımıza girerdik. Yastığımızın altında mutlaka bir kitap bulunurdu. Saat sekizde merdivenler gıcırdayarak bize büyükbabamızın kontrole geleceğini haber verirdi. Büyükbabam üstümüzü örter, ışığı kapardı. Evimize çok sayıda ziyaretçi gelirdi. Ben ve kardeşim gelenlerin gözyaşlarından etkilenmeyelim diye, annem, bizim için hazırladığı oyun odasında vakit geçirmemizi sağlardı.”
Yassıada hükümlüleri için af teklifi, 17 Mayıs 1962 tarihinde yapıldı. 8 Ekim 1962 tarihinde kabul edilen tasarıya göre: Yassıada duruşmalarında 4, 5 ve 6 yıla mahkûm olanlar affediliyor; 7 yıla mahkûm olanlar şartlı tahliye ediliyor; müebbetlerin 36 yıl olan cezaları da 32 yıla indiriliyordu.
17 Ekim gecesi saat 24.00’dan sonra, tahliyeler olacağı ihtimalini göz önünde bulunduran gazeteciler, tutukluların bulunduğu 35 cezaevinde nöbet tutarak ertesi günkü gazetelere gelişmeleri saat saat aktardılar. Selahattin Akçiçek’in bulunduğu Urla Cezaevi önünde ise, o gece sadece gazeteciler değil, gruplar halinde bekleyen hükümlü yakınları da vardı. Ertesi sabah saat 06.00’dan itibaren, önceki gece İzmir’e dönen hükümlü yakınları yeniden gelmeye başlamıştı. Cezaevinde siyasi ya da adli bütün mahkûmlar da kapıya dikilmişlerdi. Kalabalık, çiseleyen yağmurun altında heyecanla tahliye kararının bildirilmesini bekliyordu. Gazeteciler, ana­baba gününe dönen cezaevinde, tahliye bekleyen eski milletvekillerine sorular yöneltmeye başladılar sabahın o saatinde... Gazetecilere bundan böyle siyasetle uğraşmayacağını, kendisini sadece mesleğine adayacağını söyleyen Dr. Selahattin Akçiçek, özgürlüğüne birkaç saat kala, hislerini şu sözlerle ifade etmişti: “İlk zamanlarda sıkıldım, ama sonradan insanın hislerine bir başkalık geliyor. Her şeyi umursamaz oluyorsunuz. Şimdi de öyle. Tahliyeyi normal kabul ediyorum. Beni sevindiren tek şey, uzun zamandan beri ayrı kaldığım yuvama kavuşmak, çocuklarımı ve sevdiklerimi doya doya öpüp okşamaktır.” 
Tahliyeler…

Cezaevi iyice kalabalıklaşmıştı, zaman geçmek bilmiyordu. Böyle bir ortamda Selahattin Bey de, İzmir’den gelen iki evladına hasretle sarılarak tahliyesini bekliyordu. Tahliye emri Ankara’dan sabah saat 10.40’ta geldi. Savcı Mesut Erginoğlu, eski milletvekillerinin ellerini teker teker sıkarak, o beklenen büyülü sözcüğü söyledi: “Serbestsiniz!..”
Saatlerdir bu sözü duymayı bekleyen kalabalık, anlık bir duraksamadan sonra sevinç gözyaşları içinde birbirine sarılmıştı. Özgürlüklerine kavuşanlar, hazır bekleyen araçlara binerek yol boyunca kesilmeyen tezahüratlar eşliğinde yuvalarına doğru hareket ettiler.

İmer Akçiçek bu son serece duygusal anı, “Eşime kavuşuyorum. Ailemiz için büyük sıkıntılar bitti. Eski mesut günlerimiz yine başlayacak.” sözleriyle ifade etmiş. Selahattin Bey’in sevincinin buruk olduğunu ise, gazetecilere söylediği şu sözlerden anlıyoruz: “29 aydan sonra yuvama, sevdiklerime kavuşmamdan dolayı sevinmem lazım gelir. Ancak sevincim tam değildir. Diğer arkadaşlarım da hürriyetlerine kavuştukları gün, en hakiki manada sevinmiş olacağım. Bizim affımız, yakın bir gelecekte diğer arkadaşlarımın da affedilme müjdesini taşıyor kanaatindeyim.”
Çocukların duygu dünyasında, o kavuşma günün hissettirdikleri ise biraz daha farklı… O sırada henüz 5 yaşında olan Fehmi, gazetecilere şöyle demiş: “Ben büyünce milletvekili olmayacağım. Park bekçisi her gün çocuklarıyla zeytin ekmek yiyor; en iyisi park bekçiliği...” 4 yaşında olan Fatih ise, evde neredeyse izdiham yaratacak kadar fazla olan kalabalığın sevdiği eşyalara zarar verebileceğini düşünerek, masanın altına saklanmış ve eşyalarını da orada koruma altına almış çocuk aklıyla.

Acılar yaşanmış, çileler çekilmiş ve aile nihayet bir araya gelmiş. Ancak yaşanan sıkıntıların ağır tortusu, İmer Hanım’ın şu sözlerinde gizli: “Evinde yattığı ilk gece, gece yarısından sonra oda kapımız kurcalanınca, Selahattin yastığının altına koymuş olduğu silahına sarılıverdi. Oysa kapıyı kurcalayan, su istemeye gelen çocuğumuzdan başkası değildi. O gece, çocuklarımızdan birinin vurulmasıyla sonuçlanacak bir facia yaşayabilirdik.”

Selahattin Akçiçek, maalesef çocuklarının mesleğe atıldıklarını göremeden vefat ettiğinde, henüz 59 yaşındaydı. Eşi İmer Akçiçek’in ifadesiyle, “Çocuklarının sefasını sürecekti, fakat ömrü vefa etmedi.”

Halepalı Tabip Fehmi Bey…

Akçiçek Ailesi’nde hekimlik bir gelenek… Halen Fehmi ve Eren Akçiçek sürdürüyor bu geleneği. Selahattin Akçiçek’in babası Girit Mübadili Halepalı Tabip Fehmi Bey’in yaşamı da bugünlere ışık tutan bir öykü aslında… Bir gün yazarız inşallah…

Dr. Selahattin Akçiçek, şehir planlaması konusunda da oldukça bilimsel yaklaşımlarda bulunmuş, kentin tarihi dokusunu korumaya özen göstermiş; ancak hem mali yetersizlikler hem de bazı çıkar gruplarıyla yaşadığı çatışmalardan dolayı çoğu projesini hayata geçirememiş. Selahattin Bey’in yaşadığı evin bulunduğu apartmana Ahmet Piriştina döneminde İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından bir ‘Vefa Plaketi’ asılmıştı. Yine Piriştina döneminde, Eşrefpaşalılar Derneği’nin talebi, Valilik ve Belediye makamlarının uygun görmesiyle; Selahattin Bey döneminde yapılmış olan hal binasının yerine bir kültür­sanat merkezi inşa edildi ve bu merkeze ‘Dr. Selahattin Akçiçek’ adı verildi.

İmer Hanım şöyle anlatmış Gülşen Turanlı’ya: “Ben ona ‘Sela’ diye hitap ederdim. Çok romantikti. Pazar sabahları kahvaltıyı kendi hazırlar, yatağa getirirdi. Kibar, hassas, duygusaldı. Çocuklarına çok düşkündü. Biz çocuklarımıza bağırmazdık. Onlarla asla sesimizi yükselterek konuşmadık. Bizde dövmek de yoktu. Selahattin’in bu hassasiyeti yalnız kendi çocuklarına karşı değildi. Faraza yoldan biri geçerken çocuğunu azarlıyor, hiç üşenmez dışarı çıkar, azarlayanla tartışırdı. Kendi çocuklarına nasılsa, başka çocuklara da öyleydi. Çocuklarına, tıpkı kendi babasının yaptığı gibi, ‘Siz’ diye hitap eder; onlardan bir şey isterken ‘Lütfen’ diye isterdi. Çocuklarım hırpalanmadan büyüdüler. Babalarından hiçbir ceza görmediler. İnançlı bir insandı, ama inancını hiçbir zaman bir reklam aracı olarak kullanmazdı. Her sabah duşunu alır ve ‘Allah’ım bugün bana yardım et, hiçbir azam ile günah işlemeyeyim!’ diye dua ederdi. Hep babasını örnek almıştı.”

Selahattin Bey, iyi bir eş ve iyi bir baba olmanın yanı sıra; çalışkan, dostluklara değer veren, beyefendi, hümanist, dürüst, gururlu, haysiyetine düşkün, kibar, maddiyata kıymet vermeyen, memleketini seven, Atatürkçü, çalışkan, aydın, mütevazı ve merhametli yapısıyla, onu tanıyan herkesin gözünde ve gönlünde büyük yer edinmişti. “O, hakikaten bir çiçekti; yalnız orkideydi. Çünkü orkide, çok özel ve ender bulunan bir çiçektir.” Erol Birkan’ın, hasta babasına bakan Dr. Selahattin Akçiçek için söylediği sözler bunlar… Sanki her şeyin, söylenecek bütün sözlerin özeti gibi…
 
NOTLAR:
·       *  Dr. Selahattin Akçiçek ile ilgili her iki yazımda da, Gülşen Turanlı’nın Yüksek Lisans Tezi’nden çok yararlandım. Kendisine çok teşekkür ederim. 
·         * Bu yazının ilk bölümünü okuyup sosyal medyadan seslenen Ramiz Eronat “Tarihe ışık tutan çalışmanızı okurken, olaylardan bihaber olmanın mahcubiyetini de yaşadığımı itiraf etmeliyim. Bizleri çalışmalarınla şımart” demiş… İki bölümlük bu diziye gelen tüm geri-dönüşler, bugüne kadar denemediğimiz bir tarih diliminde çalışmamız gerektirdiğini ortaya çıkardı. İzmir’in 1950-1980 arasındaki yıllarına tanıklık etmiş hemşerilerle konuşulacak, yazılacak çok mevzu olduğunu biliyoru… Tembellik etmeyelim, çalışalım öyleyse…
 
< Önceki   Sonraki >