Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow sonsoz arrow Alaçatı: Yozlaşmadan gelişmek mümkün değil mi ?
Alaçatı: Yozlaşmadan gelişmek mümkün değil mi ? Yazdır E-posta
Salı, 09 Şubat 2016

Nisan bahar kokularıyla geldi; Mayıs dedi mi zaten güzel Ege’ye yaz gelmiş olur. Yaz mevsimi de lezzet meraklıları açısından değişmeyen şu üç durakta kendini iyice gösterir: Ayvalık-Cunda, Bodrum ve Alaçatı-Çeşme…Bu üç yerleşimde de işletmeleri (eski-yeni fark etmez) dört gruba ayırırım: ‘Acayip eğlenceli yerler’, ‘gör-görün ki, nâmın yürüsün mekânlar’, ‘kafa dinlemelik ortamlar’, ‘lezzetlere gömülmelik dükkânlar’…

Takdir edersiniz ki, bu üç güzel ve özel coğrafyayı, İzmir’de yaşayan bir ‘mutfak araştırmacısı’ olarak yakından gözlemleme şansım oluyor. Doğal olarak Cunda’nın, Bodrum’un, Alaçatı’nın hemen her haline, her mevsimine aşinayım… Hüzünlü zamanlarını da bilirim, bakımsız, yalnız ve tenha; albenili, süslü-püslü, alabildiğine kalabalık hallerini de…  Malum, ‘Rotamız Lezzet’ olunca; ağız tadı zenginliği sunan ve damaklarımızda “bir hoş seda” bırakan yerleri, yarışmaları anlatmayı severim. Geçen hafta 6. kez düzenlenen ‘Alaçatı Ot Festivali’nden önce ve sonra yazılanları okuduktan sonra, “Ege’de Sonsöz”de ilk ‘Alaçatı’ yazısına karar verdim.

 

Alaçatı, 19. yüzyılın başlarından 20. yüzyılın başlarına kadar geçen süreçte, yani Rum nüfusun ağırlıklı olarak yaşadığı dönemde, gerçek anlamda bir lezzet diyarıymış. Hatta meyhaneleri pek ünlüymüş. Şaka değil, komşu Sakız Adası’ndan kayıklarına binip Alaçatı meyhanelerine gelenler olurmuş. Mübadelede Rumlar gidince, Balkan Müslümanları ve az sayıda da Giritli gelmiş kasabaya... Yeni gelenlerin gidenlerden en temel farkı da tarım anlayışlarıymış. Üzüm yerine buğday, sakız yerine tütün yetiştirmeye başlamışlar. Bağlar sökülmüş, arpa-buğday ekilmiş; sakız ağaçları kesilip tütün tarlaları açılmış. Korunabilen yegâne tarım alışkanlığı anason yetiştirmek olmuş; onu da zamanın İnhisarlar İdaresi dayatmış. Çünkü bilirlermiş ki, “Hâlis Türk Rakısı-Çeşme Anasonundan” olur. (Bence hâlâ da öyle…) Takdir edersiniz ki değişen bu durum, mutfak alışkanlıklarına da yansımış. Ağırlıklı olarak Balkan, bazen de Girit yemekleri kaynamaya başlamış tencerelerde… ‘Alaçatı’ adlı kitabımı hazırlarken tatmıştım, biliyorum. Diyebilirim ki güzel memleketimin en güzel Boşnak börekleri Alaçatı’nın eski evlerinde yapılıyor. Keza Arnavut yemekleri de öyle… 

 

Yazlık kasabaların yaz-kış açık (daimi) mekânlarının daha başarılı olduğunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum?.. Sadece ‘yaz’ mevsimine yönelik düşünülen yerlerin ömrü çok uzun olmuyor nedense… Bir-iki sezonluğuna gelip “görelim-görünelim” tarzı dükkân açanların, “parsayı toplayıp köşeyi döneriz” hayalleri çabuk suya düşüyor. Oysa 1952’den bu güne istikrarla her gün Alaçatı’da kepenk açan Rasim Usta’ya bakın… Büyük kentlerin esnaf lokantalarıyla boy ölçüşen lezzetlerinde kalite hep aynıdır. Kadagan kardeşlerin sahibi olduğu bölgenin en iyi ‘tencere’ yemeklerini ve zeytinyağlılarını yapan lokantası İmren’de olduğu gibi… Yine Alaçatı’nın en eskilerinden olan Yusuf Usta da, misafirlerinin önce gönlünü-gözünü doyurmayı bilir. Üstelik bu mekânlarda fiyatlar da makul ölçüdedir. Bu ustaların tatlıları da ayrı bir güzeldir; yesen bünyeye zarar, yemesen akla ziyan cinsinden…

 

İki-üç yıldır herkesin birbirini gördüğü (hatta birbirine değdiği) ana caddenin yanı sıra, Giritli mübadillerin ve yerli Türklerin (Karaköylülerin) mahallesi olan Hacı Memiş, Alaçatı’da ikinci merkez konumunda… Bu durumu çok isabetli buluyorum açıkçası, çünkü o meşhur ve her daim çok kalabalık caddenin tadı kaçmaya başlamıştı. Öyle ya canım, piyasa yapmanın da bir zarafeti yok mudur?... 


Değişmek eşittir bozulmak mıdır…

 

Bizim sayfiye yerlerimizde ‘değişmek’, ‘bozulmak’ ile eşdeğerdir ne hikmetse… “Efendim, dinlenmek, vakitlice uyumak, sükûnet istiyoruz; yüksek sesli müzik, bar-disko, sokaklarda dizi dizi masa istemiyoruz.” diyenler, en başından kaybetmeye mahkûmdur.

 

Çünkü vahşi kapitalizmin kuralı budur, parayı basan dünyayı değiştirir. Bir küçük kasabayı mı değiştiremeyecek?...

 

Evet ama, bütün bunlar olurken bir orta yol bulunamaz mı? Yani bozulmadan, yozlaşmadan değişilemez mi?

 

Yani zeytin ve sakız ağaçları heba olmadan, kimselerin huzuru kaçmadan değişip güzelleşemez miyiz?

 

Bağlarda üzüm, tarlalarda anason, bahçelerde lavanta ile modernleşemiyor muyuz?

 

Baharda çiçeğe bürünmüş erik, şeftali, badem, armut ağaçlarından daha estetik ne koyabiliriz ki hayatımızın geri kalan yanına?

 

Yaz kapıdadır ve şimdi biraz durup düşünmek zamanıdır. Çünkü zararın neresinden dönülse kârdır. 

 

Gelelim ‘Ot Festivali’ne…

 

Ot şenliklerini bu bölgenin insanı olarak her daim coşkuyla karşıladım. Zeytinyağı ile ot, sağlık ve lezzettin ‘seviyeli birlikteliği’dir çünkü… Bizim coğrafyamıza da pek yakışır.  Urla’da Bilge Öğünlü’nün başlattığı ‘Mart Dokuzu’ şenlikleri de, içlerinde en iyisi ve en samimisidir, bana göre... Ancak kabul etmeliyim ki, başlarda biraz mesafeli durduğum ‘Alaçatı Ot Festivali’ de kendini kanıtladı sayılır. Geçtiğimiz Pazar günü 6. kez kutlanırken, Alaçatı sokaklarında binlerce insan vardı. Otel ve restoranların büyük bölümü de Mart ayının son haftası itibarıyla açılmış; ‘kırda lüks’ başlamıştı yani… Üç gün sürecek şenlikler için tam 400 tezgâh açılmıştı; türlü türlü yiyecek-içecek satan… Öte yandan yerleşik ve açılmış tüm bistro, kafe, restoran ve meyhaneler de dolup taştı. Ben ancak Pazar günü dâhil olabildim şenliğe, ama şenliğin hakkını veren dostlarımdan öğrendim ki; tezgâhlarda sunulan yiyecekler, Anadolu’nun farklı yerlerinden gelen insanların sunumlarıymış. Gerçekten hayli lezzetli şeyler tatmışlar.

 

Daha önceki yıllarda festivalin organizasyonuna emeği geçenlerle yollar ayrılmış. Ancak saygıda kusur edilmemiş. Geçmiş yılların lideri, bu yıl ot jürisinin başkanı yapılmış. Zaten kendisine söz verildiğinde de teşekkür etti. Ancak, “Ben yoksam Alaçatı da, festival de yok.” diyecek kadar kendine âşık abimiz, bu yıl davet edilmemiş. ‘Ot Yemekleri Yarışması’nda jürideydim. Yaptığı ‘Şevketibostanlı Levrek’ yemeğiyle Germiyan Köyü’nden 70 yaşındaki Nurten Aydın oy birliği ile (ve bileğinin hakkıyla) birinci oldu. ‘Güveçte Etli Ebegümeci’ ile Şehnaz Çelik ikinci; Karşıyakalı eski Türkiye güzellerinden Sevil Tığrak ise ‘Ayvalı Ebegümeçli Cızbız Köfte’ ile üçüncü oldu. Jüri olarak sahne arkasında puanlamayı değerlendirirken, sık sık birbirimize “Yahu, ne lezzetli yemekler yapılmış.” deyip durduk. 

 

Ancak yazmadan geçemeyeceğim, Alaçatılı elitistler, durumdan pek hoşnut değil gibiydi ya da bana öyle geldi… İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den otobüs turlarıyla gelenleri görünce, biraz da “Nerden çıktı bunlar şimdi?” havasındaydılar. Benim naçizane önerim ki, Başkan Muhittin Dalgıç ile de paylaştım, tüm işletmelerin sezonu erken açmasını ve hazır olup olmadıklarını anlamasını sağlayan bu etkinlik, her yıl Mart sonunda yapılsın. Sonbaharda da gerçek bir ‘Ege Yemekleri Festivali’ düzenlensin. Bilirsiniz baharda güzeldir Ege’nin yayları, ovaları; ama sonbaharın keyfi ve bereketi de bir başkadır. Otlar da bir o kadar bol ve çeşitlidir.

 

Unutmayalım, başka Alaçatı yok…

 

 

 

 
< Önceki   Sonraki >