Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow Günlük Yazılar arrow Kıymeti bilinmemiş kadınlar
Kıymeti bilinmemiş kadınlar Yazdır E-posta
Pazartesi, 04 Kasım 2013

“İhtiyarlamak, kendinden başka kimseyi sevmemek demek…”

“Ben senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.

İyisi mi, beni yaktırırsın, odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun ki içinde beni görebilesin...
Fedakârlığımı anlıyorsun: vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce kavanozuma gelirsin.
Ve orda beraber yaşarız, külümün içinde külün,
ta ki bir savruk gelin yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
Ama biz o zamana kadar o kadar karışacağız ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak iki çiçek açacak:
biri sen biri de ben. “
                                                                                      18 Şubat 1945 / Yatar Bursa Kalesinde

Kendisine bu kadar güzel dizeler yazılmış bir kadın için, kıymeti bilinmemiştir denilebilir mi? Nâzım Hikmet’in ikinci eşi Piraye Hanım’dan söz ediyorum. Dünyanın en büyük şairlerinden birinin sevdalısı olmuş, adına nice şiirler yazılmış, güzel sevilmiş; ama bir o kadar da aşk acısı çekmiş bir kadından…

Ancak Nâzım’ın kadınlarından söz açılacaksa eğer, birkaç kelimeyle de olsa, ilk eşi Nüzhet Hanım’dan bahsetmeden olmaz. Nazım ve Nüzhet çocukluk arkadaşıdırlar. Moskova’da, üniversitede öğrenciyken de evlenirler. Nüzhet’in ailesi razı değildir bu evliliğe. Mektuplar yağdırırlar Moskova’ya... “Her sözüyle, her hareketiyle, her şeye isyan etmiş; hatta saçları bile berberin tarağına isyan etmiş bu adamla, senin gibi munis ve uysal bir kız nasıl geçinir?” derler; ama gönül ferman dinlemez. Bir ara Nüzhet Hanım, sağlık sorunları nedeniyle İstanbul’a dönmek zorunda kalır. Ve büyük olasılıkla ailesinin de baskısıyla, İstanbul günlerinde iki yıllık evliliğini bitirme kararı alır. Nikâh Moskova’da kıyıldığından, boşanmak gibi hukuki bir sorun da yoktur. İki yıl süren ilişkinin ardından, Nâzım, “O mavi gözlü bir devdi, / Minnacık bir kadın sevdi…” şiirini yazar.

Şimdi, tam da bu noktada, (Ahmet Büke’nin edebiyat dünyası ile tanıştırdığı) Karaburunlu Gani Amca’ya bırakmalıyım sözü... Askerliğinin ustalık dönemini, ‘Bursa Hapishane Karakolu’nda yapmış. Aslında Karaburun’un Ambarseki köyünden… Şöyle anlatıyor Nâzım’ı: “Her sabah meydanlığa birisi çıkıyor. Diğer mahkûmların burnu görünmez, ama o çıkıyor. Betonlukta idman yapıyor. Sonra iş ocağına gidiyor. Dediler ki, bu Nâzım Hikmet’tir. Bir sabah Karakol Komutanı çağırdı beni. ‘Gani’ dedi, ‘Teçhizatını kuşan, ama silahını alma. Nâzım Hikmet’i götüreceksin Çekirge’ye…’ Giyindim. Nâzım yanımda. Kapıdan taksiye bindik. Hiç konuşmadı önce. Bir müddet sonra arabadan indik. Yüz metre ileride Yıldız Oteli var. ‘Bak’ dedi. ‘O oteldeyim ben. Akşam beşte geri gelirsin.’ Zaten komutan söylemiş bana. ‘Nâzım’ın hanımı gelecek. Sabah otele götüreceksin, akşama geri getireceksin.’ diye...  Tam otele giriyordu ki, durdu. Eliyle işaret etti. Otelin lokantasına girdik. Aşçıya seslendi. ‘Bu çocuk akşama kadar ne yerse hesabını ben ödeyeceğim.’ dedi. Sonra cebime iki buçuk lira koydu. ‘Kahveye gidersin. Canın sıkılmasın.’ dedi.”

Nâzım’ın yılda birkaç gün buluştuğu kadın, ikinci eşi Piraye Hanım’dır. Piraye, Nâzım’ın kız kardeşinin arkadaşıdır. Kocasından ayrılmış; bir erkek bir de kız, iki çocuk sahibi dul bir kadındır. 1935 yılında kimseye haber vermeden evlenip İstanbul’a yerleşirler. Ama bir türlü gün yüzü göremezler. Nâzım Hikmet’in mahpusluk günleri başlayacaktır. Şair, o kadar çok şiir yazmıştır ki Piraye’ye… O kadar çok mektup yazmıştır ki, “Karıcığım, canım karıcığım” diye başlayan… Misal, “Karıcığım, bu seferki ilk mektubuma senin için yazdığım bir şiir ile başlıyorum: Saat dört yoksun, saat beş yok / Altı, yedi ertesi gün ve belki kim bilir... / Hapishane avlusunda bir bahçemiz vardı. / Sıcak bir duvar dibinde on beş adım kadardı. / Gelirdin, yan yana otururduk, kırmızı ve kocaman muşamba torban dizlerinde...”

Şiir bu duygu haliyle devam eder ve mektup şöyle sonlanır: “Kuzum karıcığım, bu şiirleri iyi oku… Yazdıklarımın en ustaları değilse de en yalansızlarıdır. Seni nasıl yalansız, süssüz, sanatsız seviyorsam, bunlar da öyle...”

Her güzel şey gibi, Nâzım-Piraye aşkı da bir gün aniden bitiverir. 1946 yılında Bursa Hapishanesi’nde yatarken, dayısının kızı Münevver’in ziyaretleri sıklaşmıştır. Artık Nâzım Hikmet ile Münevver’in aşkıdır gündemde olan… Şair mektup yazar Piraye’ye ve anlatır durumu tüm açık yürekliliği ile… Piraye Hanım yıkılır, ama kimseye belli etmez. Bu arada Münevver de evli ve bir çocuk sahibidir. Kocası ayrılmak istemez. Nâzım-Münevver aşkı içinden çıkılmaz bir hal alır. Nâzım Hikmet, tam da o günlerde bir mektup yollar Piraye’ye ve şöyle der: “Yeryüzünde hiçbir insan, hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel. Sana ‘gel’ diyecek kadar yüzsüz ve alçaksam, ne halt edeyim, öyleyim işte. Fakat gel. Ve benden nefret ederek, beni hor hakir görerek de olsa, beni bir daha yalnız bırakma!”

Gelmezse intihar edeceğini söyleyen mektuplar yazar karısına... Haberler gönderir. Piraye dayanamaz gider sonunda. Daha sonra da Nâzım Hikmet, Piraye için yazmaya devam eder. Nâzım bir ara açlık grevi yapar mahpushanede ve rahatsızlandığı için hastaneye kaldırılır. Bu durum aslında Piraye Hanım’la sonun başlangıcı demektir. Özel bir bağışlanma bekleyen şair, serbest bırakılacağını düşünmektedir; bu arada Münevver Hanım’la görüşmelere de başlamıştır. Piraye Hanım anlar durumu, ama yine de hastaneye gider ve çıktığında evine gelebileceğini söyler Nâzım’a… Tam bu konuşma sırasında, görüşme odasının kapısı açılır ve içeriye Nâzım’ın kız kardeşi ile Münevver Hanım girer. Şair son derece sevimsiz bir durumda kalmıştır. Piraye Hanım derhal çıkar odadan. Bu Piraye ile Nâzım’ın son görüşmesi olur.

20 yıllık sevda hep tutuklanmalar, mahpusluklarla geçmiştir aslında... Şiirlerde yaşanmıştır her şey, dizelere işlenmiştir. Piraye Hanım kocasını hiç yalnız bırakmamış ve yıllarca sabırla beklemiştir. Kocası için düzenlenen imza kampanyalarına da öncülük etmiştir. Hatta Galata Köprüsü’nde karşılaştığı ve Nâzım’ın serbest bırakılması için imza istediği Yahya Kemal tarafından reddedilmiştir bir defasında… (Yahya Kemal, şairin annesi Celili Hanım’ı da bu konuda reddetmiştir; kendisiyle bir dönem gönül bağı olduğu halde…) Çok üzüldüğü için sadece bu anısını paylaşmış, diğer bütün söyleşi tekliflerini geri çevirmiştir Piraye… Boşandıktan sonra, 1995 yılında vefat edene kadar da bir daha evlenmemiştir. Nâzım Hikmet ve Piraye Hanım aşkından geriye, uzun mahpusluk yılları boyunca yazılan yüzlerce şiir, mektup ve birçok kitap kalmıştır geriye…
Piraye Hanım’ın ilk eşinden oğlu Memet, 2002 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide, dört yaşında tanıdığı Nazım’ı ve de özellikle annesini şöyle anlatır: “Nâzım’ı insan olarak çevremdeki herkes çok sever, şair olarak da övgülere boğardı. Ben de dört yaşımdan başlayarak onu çok sevdim. Ama babam gibi değil de, aileden biri gibi... ‘Baba’ demezdim, ‘Nâzım’ diye atılırdım boynuna... Nâzım kadınların görüp de âşık olmadan duracakları bir erkek değildi. Çok çekiciydi. Ama Piraye’nin uzun bir süre ondan uzak durmaya çalıştığını, açıkça kaçtığını, saklandığını biliyorum. İki çocuklu dul bir kadın olarak herhalde böyle bir aşka kapılmaması gerektiğini düşünüyordu. Gene de sonuna kadar direnemedi. Piraye’nin aşk anlayışı değişikti. Bir başkasına âşık olup da kendisini bıraktığında Nâzım’a çok kırılmış, günlerce hasta yatmış, donuklaşmış, çevresindeki güzellikleri algılayamaz hale gelmişti. Bir süre sonra ise artık Nâzım’ı sevmediğini söylemiş, ama bir başkasıyla evlenmeye de yanaşmamış; hatta açık açık ‘Ben Nâzım’ın üstüne bir başkasıyla yaşayamam!’ demişti. Gönlünde bir Nâzım’ı vardı. Ölmüştü o Nâzım… Onun üstüne bir başkasıyla yaşayamazdı. Bunu herkes anlayamaz. Piraye için aşk, cinselliğin çok üstünde bir şeydi. Nâzım da âşık olduğu kadınlarla hep evlenip aile kurmak istemiştir. Kesinlikle zampara bir erkek değildi. Kadınlar üzerine gidiyordu. Ama kadınlara hayır denmez, ayıptır, erkeklik görevidir, gibi sözlerle şakalaşırdı benimle... Nâzım’ın bir suçu yoktu ki bağışlansın. Adli hatanın saptanıp sergilenmesi, suçsuz bir insanı emirle cezaevine attıranların bulunup yargılanmaları gerekirdi. Kim yapabilir böyle bir şeyi? Nâzım ile Piraye aslında oldukça farklı kişilikler... Nâzım duygularını coşkuyla yaşayan, aktaran biri; Piraye ise daha ölçülü, duygularını fazla açık etmekten hoşlanmayan bir kadın...”
Hayranlıkla okumamız için!

1946 yılında “Piraye’me Rubailer” yazmıştır Nazım Hikmet... Bir tanesi şöyle:

“Hatunumun gözleri eladır da / içinde hareler var yeşil yeşil / altın varak üstüne yeşil yeşil meneviş / Kardeşlerim, bu ne biçim iş / şu dokuz yıldır eli elime değmeden / ben burda ihtiyarladım / o orda / Kalın, beyaz boynu kırışan kızım, / imkânsızdır ihtiyarlamamız bizim, etin gevşemesine bir başka tabir gerek, / zira ki ihtiyarlamak: kendinden başka hiç kimseyi sevmemek demek…”


* Hiç kuşkusuz “kıymeti bilinmemiş kadınlar” arasında, Nâzım’ın Piraye Hanım’dan sonra evlendiği, oğlu Memet’in anası Münevver Hanım da var. Onun öyküsü de bir başka yazının konusu olsun. 

 

 
< Önceki   Sonraki >