Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow Günlük Yazılar arrow Yok öyle çeşitlilik!
Yok öyle çeşitlilik! Yazdır E-posta
Pazartesi, 04 Kasım 2013

  

Berlin, Hitler’in iktidara gelişinin 80 yılını X işareti ile kutluyor(!)

Şu aralar yolu Berlin’e düşenler, ‘Müzeler Adası’nı kente bağlayan Spirer Nehri üzerindeki büyük köprüden başlayarak, kentin çeşitli yerlerine asılmış siyah-beyaz fotoğraflarla ve bu fotoğrafların üzerindeki ‘çarpı’ işaretleriyle karşılaşıyorlar.

Üzerinde çarpı işareti bulunan her insan için, Kent Müzesi’ndeki sergi salonunda da ayrı bir stant açılmış durumda… Ve öğreniyoruz ki, bu insanların bundan 80 yıl önce yaşadıkları, ömürlerini geçirdikleri yerlerde, evlerinin önünde, okullarında, bürolarında, tiyatro ve sinema fuayelerinde de hep aynı (X) işareti var.  

Son yıllarda Avrupa’nın en gözde kentlerinden biri olan Berlin’i herkesin sevme nedeni farklı olabilir. Ben bu şehri, kentin göbeğinde yer alan ve bir şekilde insanlık suçuna uğramış kişilerden adeta af dileyen ‘Özür Anıtı’ ve bu anıta yüklenen özel anlamlar nedeniyle çok seviyorum. Tarih boyunca acı çeken, incinen, kırılan, itilip kakılan, haksızlığa uğrayan, hatta öldürülen ne çok insan var düşünsenize… Ve ne kadar az gönül aldığımızı, af dileme konusunda ne kadar beceriksiz olduğumuzu da… Bu yazıda size anlatmaya çalışacağım sergi, bir tür özür dileme eyleminden başka bir şey değil aslında…

Berlin’de yaşamak demek, bir anlamda da çok geniş kapsamlı bir ‘çeşitlilik’ ile her zaman karşı karşıya kalmak demek. Bu eskiden beri böyleymiş… İnsanların evlerine, işyerlerine, kendileri için tutulan dosyalara X işareti konulduğu zamanlarda da böyleymiş. Aslında malumunuz; insanları yaftalamak, işaretlemek, ötekileştirmek, bizim eski huyumuz… Berlin’de ya da dünyanın başka bir yerinde, hiç fark etmez. Renginden ötürü, siyasi düşüncelerinden ya da inançlarından ötürü, cinsel tercihlerinden ötürü… Maksat ayrımcılık olunca, sebep bulmak kolay… Hitler’in bundan tam 80 yıl önce, yani 1933 yılında iktidara gelir gelmez yürürlüğe koyduğu  ‘Yetki Yasası’ (Gleichschaltung),  Nazi diktatörlüğünün hem habercisi hem de başlangıcı olmuş. Serginin adı da, zaten bu ‘Tek Adam Yasası’nın ilk sonuçlarını ortaya koyuyor: ‘Zerstörte Vielfalt’, yani ‘Çeşitlilik Yok’…

Sergi, 30 Ocak 2013 tarihinde açılmış ve giriş ücretsiz… Gezebilmek için tam üç saat sıra bekledim. Değdi mi derseniz, kocaman bir evet… Yolunuz 9 Kasım 2013 tarihine kadar Berlin’e düşerse eğer, lütfen kaçırmayın derim. Sergi uzatılmayacak ve kesinlikle 9 Kasım gecesi kapatılacak. Berlinlilerin kesinlikle unutmak istediği bir günde… Şimdi biraz tarih bilgimizi yoklamakta yarar var. Çünkü 10 Kasım 1033 günü yaşanan ve daha sonra Hitler’in provokasyonu olduğu anlaşılan ‘Reischtag Yangını’ ile önce Berlin, ardından da tüm Almanya; aydınlar, sanatçılar ve bilim insanları için tam bir hapishaneye dönüşmüş. ‘Reichstag Yangını’nın hemen ardından çıkarılan ‘Acil Kararname’, ‘Uygulama Kanunu’ ve ‘Aryan Madde’ başlıklı uygulamalar, faşist Almanların desteği ile kabul edilmiş. Önce Yahudi işletmelere karşı boykotlar başlatılmış; sonra da güya “Göçünüzü teşvik ediyoruz.” denilerek birçok Yahudi zorla Berlin yakınlarındaki ilk toplama kamplarına gönderilmiş. Âri ırka mensup olmayanlar, yani safkan Alman olmayanlar için hayat zorlaşmaya, giderek çekilmez bir hal almaya başlamış. En küçük bir itirazın, basit bir muhalefetin karşılığı ağır hapishane günleri olmuş. Aydınları en çok kızdıran şey ise, (ismiyle müsemma) romantik bir cadde olan ‘Ihlamurlar Altında’da bulunan Eski Kütüphane önündeki meydanda, on binlerce kitabın yakılması olmuş. Bu olayı protesto etmek için imza toplayan aydınların tamamı hakkında soruşturmalar açılmış. Bu da birçok entelektüelin Almanya’dan ayrılmasına, hatta kaçmasına sebep olmuş. Kaçamayanların hayatı da bildiğiniz gibi çok trajik sonlanmış. Bir kısmı toplama kamplarında ölmüş, bir kısmı suikaste uğramış, bir kısmı da düpedüz kim vurduya gitmiş.

Kitapların yakıldığı gecenin hemen ertesinde 14 sinagog da yakılmış. Yakanlar da devlet görevlileri değil, milliyetçi Almanlar… Bu yangından 15 gün sonra,  “Yahudilerin Ekonomik Hayattaki Durumlarının Önlenmesi”ne dair bir yönetmelik çıkarılmış. Yahudilerin perakende sektöründe ya da küçük işletmelerde patron olmaları yasaklanmış. Dolayısıyla ‘Weimar Anayasası’ tarihe karışmış. Yani Almanya’da yaşayan insanlara hayat garantisi sunan, kanun önünde eşitlik sağlayan; ifade- inanç ve vicdan özgürlüğü tanıyan, sınıf farklarını ortadan kaldıran bütün güzel şeyler yer ile yeksan olmuş. İnsanlık tarihine büyük bir acı ve utanç bırakarak…  Bu acı ve utancın bir bölümü de 2007 yılında açılan ve binlerce dikdörtgen-prizma taşlardan oluşan Soykırım Parkı’nda sergileniyor.

Dönemin önde gelen aydınları Bertolt Brecht, Otto Dix, Max Liebermann, Erich Kästner, Joachim Ringelnatz ve Billy Wilder, o zamanlar (Kudam Caddesi üzerindeki) ‘Romanischer Café’de, kahve içmek için bir araya geldiklerinde, yanlarındaki masalara onları dinlemeye çalışan memurlar doluşurmuş. Onlar güncel konuları heyecanla tartışıp konuşurken, büyük olasılıkla dinlendiklerini fark etmezlermiş bile… Aynı günlerde ‘Alman Yeni Mimarlık Akımı’nın öncüleri olan Bruno Taut, Hans Scharoun ve Otto Rudolf Salvisberg’in de aralarında bulunduğu bir grup mimar da, restoranlarda toplanıp ülkelerinin yarınını tartışırmış. Bu mimarlardan Berlin’e kalanlar, bugün ‘UNESCO Dünya Mirası’ listesinde yer alıyorlar. 

Bu sıkıntılı ve acımasız günlere şahit olan birçok aydın gibi ‘Nobel’ ödüllü Albert Einstein ve Gustav Hertz de, bir daha dönmemek üzere Almanya’yı terk etmişler. ‘Çeşitlilik Yok’ düşüncesi ağır gelmiş onlara…  

Türkiye’ye binden fazla aydın gelmiş.

Öldürülen ya da ülkesinden kaçmak zorunda kalan aydınların anıldığı (tanıtıldığı) bu sergideki panolarda, zaman zaman “Angesiedelt in der Türkei.” (yani “Türkiye’ye yerleşti.”) cümlesiyle karşılaştım. Ve gördüm ki Türkiye’ye gelenlerin ve bu sergide yâd edilenlerin sayısı hiç de az değil. Üstelik hepsinin ortak özelliği de Berlinli olmaları… Bazılarını sizlere tanıtmak vesilesiyle anmak istiyorum. 

Rudold Belling

Nazi dönemi öncesinin meşhur ressamı ve heykeltıraşı… ‘Kasım Grubu’ adını taşıyan bir sanat topluluğunun da kurucuları arasında… Resim, heykel ve mimariyi uyumlu bir bütün olarak algılayan sanatçılardan oluşan bu grup, Nazi hükümeti yasaklayana dek, Berlin’in sanat yaşamında aktif bir rol oynuyor. Alman sanat dünyasının ilk ‘non-figüratif’ soyut heykeli olan ‘Dreiklang’ (Üçlü Uyum), onun eseri… Bu ‘yeni’ ifade biçimini, Bruno ve Max Taut Kardeşler ile Hans Poelzig gibi mimarlarla yaptığı sohbetlerden ilham alarak yaptığını söylemiş. 1935 yılında ABD’ye davet edilmiş. Sekiz ay kaldığı New York’taki özel bir sanat okulunda dersler vermiş. Kalması halinde de kendisine çok cazip olanaklar sunulmuş. Ancak ilk evliliğinden olan 9 yaşındaki oğlu Thomas’ın ve bir Yahudi olan annesinin hayatını tehlikede görüp ülkesine geri dönmüş. Belling, oğlunu kurtarmayı başardıktan sonra, Türk hükümetinin davetini kabul ederek İstanbul’a göç etmiş. Aynı günlerde kendi ülkesinde, Nazi rejimi tarafından heykelleri eritiliyor, parçalanıyormuş. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü’ne başkanlık yapmış uzun yıllar. Ayrıca İTÜ’de mimarlık dersleri vermiş. 1966’da 80 yaşında Almanya’ya dönmüş. Belling’in eserleri bugün Viyana ve New York müzelerinin özel koleksiyonlarında…

 

Karl Ebert

Berlin ve Frankfurt’ta kendi çabalarıyla oluşturduğu sanat okullarında yönetmen ve oyuncu olarak görev yaptıktan sonra 1927 yılında operaya geçmiş. Berlin Şehir Operası’nda birçok önemli esere de imza atmış. 1933’te işbaşına gelen Hitler’i eleştirmeye başlayınca, derhal işine son verilmiş. Almanya’dan kaçan sanatçı önce Arjantin’e gitmiş. 1934’te Almanya’daki rejimden kaçan iki arkadaşı ile birlikte İngiltere’de Glyndebourne Opera Festivali’nin başlatıcısı olmuş. 1936’da Ankara’ya davet edilmiş ve 1940 yılından itibaren 9 yıl boyunca anlaşmalı uzman olarak Türkiye’de kalmış. Devlet Konservatuarı Tiyatro Tatbikat Sahnesi ile Opera Stüdyosu’nu yönetmiş. Ankara Devlet Konservatuarı’nın opera stüdyosunda yaptığı eğitim ve öğretimle ilgili çalışmalar çok önemli… Bu anlamda öğrencilerinin sahneye koyduğu ilk oyun, Motzart’ın tek perdelik “Bastien and Bastienne” adlı operası olmuş. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde ilk olarak Türkçe metinle oynanmış olan bu eser, zamanın basınında geniş yer almış ve çok ilgi çekmiş. Bu çalışmaları ile Türkiye’de modern tiyatronun kurucuları arasında yer alıyor. 

Clemens Holzmeister

Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının mimarı... 1938 yılında Almanya’nın Avusturya’yı işgali üzerine Viyana’dan ayrılıp Ankara’ya yerleşmiş. Ülkemizin yeni yeni biçimlenen başkentinde, çok sayıda kamu binasının tasarımında ve yapımında rol oynamış. 

Curt Kosswig

1936’da kaçmış Türkiye’ye… Ülkemizde zooloji biliminin gelişmesine katkıda bulunmuş ve Manyas Kuş Cenneti’nin kurulmasında büyük rol oynamış. İstanbul’da ‘Deniz Bilimleri ve Araştırmaları’ konusunda öncülük etmiş. İstanbul Üniversitesi, Hidrobiyoloji Enstitüsü bünyesinde, sadece Türkiye’de değil, dünyada da ilk kabul edilen araştırmaları gerçekleştirmiş.

Walther Kranz

Bu ünlü felsefeci, kitaplarının tamamı yakılınca kaçmaya karar vermiş ve 1936’da Türkiye’ye yerleşmiş. İstanbul Üniversitesi’nde bulunduğu dönemde öğrencisi olan felsefeci İsmail Hakkı Tunalı, kendisiyle yapılan bir söyleşide bakın neler söylemiş: “Biz felsefeye başladığımız zaman Türkiye’de sadece bir tek üniversite vardı, İstanbul Üniversitesi... Ve bir tek felsefe bölümü… Bu felsefe bölümünde de Almanya’dan gelmiş iki profesör vardı. Biri bütün dünyaca ünlü sanat tarihçisi Aster’di. Diğeri de daha çok Grekçe ve Latince filolojisinde Avrupa’da ün salmış ve ilk defa Sokrates öncesi metinlerini yayınlamış olan Walther Kranz idi. [...] Ve tabiatıyla o zaman bu iki Alman hoca dolayısıyla daha çok Alman felsefesi egemendi. Ve özellikle Walther Kranz, Grek dünyasından geldiği için, Grek filolojisi yapmış, o alanda yayın yapmış bir profesör olarak bizi Grek dünyasıyla yakından tanıştırmış oldu. Ve öyle ki bu gün bizim sahip olduğumuz Grekçe kavramları, felsefe kavramlarını biz Walther Kranz sayesinde öğrendik. Walther Kranz bir felsefeci değildi belki... Ama tabiatıyla felsefeyi iyi biliyordu. Ve Grek dünyasını perdeleyerek bize gösterdi. Yani yalnız Grek felsefesini değil Grek edebiyatını da bize gösterdi. Bu da bizde sağlam bir felsefe temeli meydana getirmiş oldu.”

 

Fritz Neumark

Ülkemizde iktisat öğreniminin gelişmesinde ve gelir vergisi yasalarının hazırlanmasında büyük katkıları olan Yahudi asıllı iktisatçı... Hitler’den kaçarak İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine başlayanlardan… Üniversitede maliye ve iktisat dersleri vermiş, eserlerini de Türkçe yayınlamış. Halen görev yapan çok sayıda iktisat ve maliye öğretim üyesinin de hocası… Ayrıca “Boğaziçi’ne Sığınanlar” adlı kitabında, kendisi gibi bilim insanlarını anlatmış. Bu kitap için bir yorum: “Yazarı Fritz Neumark, birçok bilim adamı gibi 1933’te Hitler’in başa gelmesi ile birlikte Almanya’dan kaçmak zorunda bırakılan, eşi Âri, kendisi Yahudi bir profesör... Uzun yıllar boyunca, kendisi gibi mülteci birçok Alman aydını ile beraber Türkiye’deki üniversite yapısını oluşturma amacı ile harekete geçen, ülkemizde yaşamış ve bu yolda azımsanmayacak başarılara imza atmışlardan biri… Kitabında bir yandan kendisi ile aynı kaderi paylaşan yüzlerce insanın aileleri ile birlikte Almanya’dan kaçışlarının nedenleri üzerinde dururken; öte yandan da ikinci vatanları haline gelen Türkiye’nin o dönemki sosyal, ekonomik ve siyasi yaşantısını, bir Alman gözü ile inceliyor.” Ülkesine döndüğünde de, Frankfurt’ta uzun yıllar görev yapmış, kamu maliyesi alanında uluslararası kuruluşlarda görev almış ve vergi alanındaki incelemeleri hazırlayıp yönetmiş.

Hans Reichenbach

Sığındığı Türkiye’de hocalık yapmış çağdaş neopozitivist düşünür... Bilimin “tümüyle rasyonel bir faaliyet olmakla birlikte, mutlak doğruluk düşüncesinden vazgeçilmesi” gerektiğini öne süren Reichenbach, yalnızca olasılıktan söz edebileceğimizi söyleyen insan… 

Bruno Taut

Nazi yönetiminden kaçıp 1936’da İstanbul’a geldiğinde, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde yöneticilik yapmış. Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı’nda Mimarlık Bölümü başkanlığını yürütmüş. Anıtkabirin çizimlerini 36 saatte tamamlayan ve karşılığında kendisine verilen 1000 lirayı kabul etmeyip Türk devletinden sadece bir teşekkür mektubu isteyen adam… Yıllarca astım rahatsızlığı çektikten sonra İstanbul’da vefat etmiş. Bugüne kadar Edinekapı Şehitliği’ne kabul edilip gömülen tek gayri Müslim… Türkiye’de yaptığı eserler şunlar: Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Kimya Enstitüsü, Trabzon Yatılı Erkek Yüksekokulu (gerçekleştiren Franz Hillinger), Ankara Atatürk Lisesi (Asım Kömürcüoğlu ile beraber, gerçekleştiren Franz Hillinger), Ankara Kurtuluş Ortaokulu (Asım Kömürcüoğlu ile beraber) binaları… Ayrıca İstanbul’da 15. Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının süslemeleri (eşi ile birlikte), İzmir Kültürpark Devlet Resim Heykel Müzesi binası, Ankara’da Atatürk için katafalk ve Etnoğrafya Müzesi’nde düzenlenen katafalk…

Eduard Zuckmayer

Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü’nün kurucusu… 1938-1970 yılları arasında, o dönemde ülkede müzik öğretmeni yetiştiren tek kurum olan bu okulun yöneticiliğini de yapmış. Türkiye’de müzik eğitiminin çağdaş bir kimlik kazanmasında ve müzik eğitimcisi yetiştirme sisteminin bu doğrultuda şekillenmesinde çok önemli bir rol üstlenmiş.

Sergiyi bir duygu seli içinde gezerken, tarihe kısa bir yolculuk da yapıyorsunuz. Ve görüyorsunuz ki çekilen sıkıntılar, yapılan haksızlıklar ve yaşanan onca acılar boşuna; çünkü su akıp yolunu buluyor. Geriye büyük bir utanç ile insanlığı güzele ve doğruya götüren iki şey, yani bilim ve sanat kalıyor. Unutmayalım ki bilimi ve sanatı besleyen şeylerden biri özgürlük ise diğeri de her anlamda ‘çeşitlilik’tir.    


Prof. Dr. Celal Şengör’ün sergiden izlenimi:

“1937 senesinde Berlin’de Nazi Kültür ve Propaganda Bakanı Dr. Joseph Goebbels’in emriyle Devlet Güzel Sanatlar Odası Başkanı Adolf Ziegler bir sergi açmıştı. Serginin başlığı “Entartete Kunst”tu, yani “Soysuzlaşmış Sanat”...

Serginin amacı, dejenere olmuş kökü Yahudi ve/veya bol-şevik olan sanatı, Alman halkına kötülemekti. Bu amaçla tüm Alman müzelerinden yaklaşık 5000 sanat eseri toplatılmıştı ki bunlar arasında (şimdi sıkı durun) Marc Chagall, Henri Matisse, Pablo Picasso ve Vincent van Gogh gibi ressamların eserleri de bulunmaktaydı. Ekspresyonistler, Nazi ideolojisi içerisinde yer bulabilir miydi sorusu, Bakan Goebbels ile parti ideoloğu Alfred Rosenberg arasında kısa süreli bir tartışmaya yol açmışsa da, özellikle de resim konusunda kendini büyük bir otorite addeden Hitler, Rosenberg’den yana çıkıp Nazi Almanyası’nda bu tür deneylere yer olmaması gerektiğini beyan edince, tartışma Ekspresyonistler aleyhine noktalanıvermişti.

Hitler’den önce devletin sanata bu derecede müdahalesi, bir tek Sovyetler Birliği’nde Stalin’in sanatta yalnızca sosyalist realizmine yer verilmesi gerektiğini vurgulayan zorlamalarının dışında görülmemişti. Ziegler’in sergisi Nazi Almanyası’nda birkaç şehirde turladı, ama kültürlü Alman halkının bu sergiye teveccühü Naziler için utandırıcı bir düzeye çıkınca, Goebbels serginin kaldırılmasını emretmek mecburiyetinde kaldı.”

 

 
< Önceki   Sonraki >