Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz

Giriş Formu






Parolamı unuttum?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
nedim atilla
Anasayfa
Söyleşi Yazdır E-posta
Çarşamba, 07 Temmuz 2004
A. Nedim Atilla ile Nokta Dergisi’nde yapılan söyleşi:

Neden sadece İzmir üzerine yazıyorsunuz?

Öncelikle çok önemli tarihsel bir kent olmasına karşın İzmir’in yeterince yazılmadığını düşünüyorum… Osmanlı’dan beri ‘gavur’ bilinen, çok renkli, çok dilli, en melez, en hoşgörülü, en batılı, en aykırı kent İzmir… Osmanlı’nın atladığı Rönesansı, Cenevizli ve Floransalı dostlarının yakın ilgisi ile fark edebilmiş bir kent. Müslüman ahalinin ilk kez ticaret yaptığı bir şehir. Özellikle Selanik’in 19.yüzyılın ilk yarısında önemini yitirmesiyle birlikte İmparatorluğun batıya açılan tek kapısı…
Ama ondan öncesi de var: Tarihin ilk edebi kimliği Homeros İzmirlidir. Laik düşüncenin temelini atan Anaksagoras Urlalıdır. Kenti bugünkü yerinde kuran Büyük İskender de, Roma’nın en romantik imparatoru Marcus Aereleus da İzmir’e âşıktır. Bizans’ın İstanbul Latin İşgalinde iken kullandığı iki başkent vardı: İznik ve Nif… Yani bizim Belkahve’nin altındaki Kemalpaşa… Büyük isyancı Simavne Kadısı Şeyh Bedrettin müridlerinden Torlak Kemal’in kentidir burası… (Aşiretin mezarları halen Karaburun köylerinde) Alevi-Bektaşi geleneğinin en özgür yaşadığı bölgedir… (A.Adnan Saygun, Yunus Emre Oratoryosu’nun ana temasını çocukluğunda Kemeraltı’nda ellerindeki değneği yere vura vura ‘bana seni gerek seni’ diye gezen dervişlerden duyduğunu söylerdi) 17. yüzyılda ortaya çıkan ilk mehdinin (Sabetay Zivi) şehridir. Anadolu’daki demiryolu macerası burada başlamıştır. İlk Hürriyet Şehidi İzmirli Tevfik Nevzat’tır… (II.Meşrutiyet ilan edildiğinde bugün de sapasağlam duran Damlacık’taki evinin önünde dul eşine kentteki, Türkler, Yahudiler, Ermeniler, Rumlar topluca saygı gösterisinde bulunmuşlardı) Kurtuluş Savaşı’nın ilk kurşununun atıldığı yerdir, Cumhuriyetin ilk muhalif seslerinin çıktığı şehir olduğu gibi…

Burada saymayı unuttuğum nice özelliklerinin kitaba dökülmemiş olmasını kentimiz için büyük eksiklik olarak görüyorduk. İzmir ‘aydınlanma’ demekti öncelikle ama bu bile yazılmamıştı. Dünyada İzmir üzerine yazılmış çok sayıda kitap olmasına karşın Türkçe’de yazılanları genel tarih anlatımı dışında yetersiz buluyorduk. Çok şey okuyor, çok şey biliyor olmamıza karşın bunları geniş kitlelerle paylaşamıyor olmanın üzüntüsünü duyuyorduk.
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina’nın seçilmesinden hemen sonra bir kent kitaplığı kurması ile birlikte yıllardır tuttuğumuz notları, belgeleri ve koleksiyon malzemelerini kitap haline dönüştürme olanağı bulduk. 4 kitabımız İzmir Kent Kitaplığından çıktı. Diğer ikisi özel yayınevi…

Bu çalışmalar İzmir’in sizin için hayli anlamlı olduğunu ortaya koyuyor…

Elbette başka kentlerin, başka öykülerini de yazmak istiyorum ama önce, doğduğumuz ve doyduğumuz topraklara yani İzmir’e olan borçlarımızı ödemeliyiz. Şehrimizin o kadar çok birikimi ve özellikle de bizim üzerinde çalıştığımız mikro tarih anlamında (mutfak gibi, posta ve demiryolu gibi) o kadar yazılmamış yanı var ki. ‘Batı’nın en doğusundaki, Doğu’nun en batısındaki kent’ tanımının İzmir’e daha uygun düşeceği kanaatindeyim. Ama bunlardan da öte bir anlamı var bu kentin benim için… İzmir’in hakkının yazın dünyasında verilmediğini düşünüyorum. Biraz Halid Ziya, biraz Samim Kocagöz, Tarık Dursun... Tanpınar’ın beş şehrinin içinde bile girememiş İzmir… Attila İlhan ile Necati Cumalı olmasa İzmir’in şiiri bile olmayacaktı denilebilir. Güzelliği ve kadri bilinmemiş, yaşanmamış, yaşatılmamış, gezmeye götürülmemiş, denizaşırı hayaller kurmasına izin verilmemiş, mektup yazılmamış, hep yalnız bırakılmış bir şehir İzmir… Bu anlamda kentimizin hakkını verme girişimi de olarak kabul edilebilir bizim bu cılız çabalarımız. Cılız diyorum çünkü kentin büyüklüğü karşısında daha büyük işler yapılmalı…

Sizi uzun bir habercilik döneminizden sonra ‘Tarihten Günümüze İzmir Mutfağı’ ile tanıdık…. Bu kitap özellikle Ege Bölgesinde en çok satan kitaplar arasında yer aldı… Şimdi ise bulunmuyor. Sizi böyle bir kitap yazmaya iten nedenler tek başına boğazınıza olan düşkünlüğünüzle açıklanamaz herhalde… Biraz bu kitap üzerine konuşsak…

Bu kitap şu günlerde ikinci baskıyı yapmak üzere… Bu kitabı yazarken sihirli bir deyimi yineledim sık sık: Gelenekleri güçlü ama genç ve dinamik bir toplumuz biz.

Çok inandığım bir “ülkesel tahlil” ve bu kitabın yazılmasında da temel ilke olduğu bir gerçek. Hem gelenekleriniz güçlü olacak hem de genç ve dinamik olacaksınız. Pek kolay olmasa gerek. Genç ve dinamik insan topluluklarının “globalleşme” denilen bu yeni dünya düzeninde tarihsel çağlar içinden gelen geleneklerini koruyabilmeleri mümkün mü? Bu soruya karşılık aradık bu kitapta… Türkiye 1950’lerde başladığı sanayi yolculuğunu sürdürüyor. Hızla içine girdiğimiz bilgi-teknoloji aşaması ekonomik değişimin yanında önemli toplumsal dönüşümleri de getiriyor. Büyük kentlerin tamamının yaşadığı ortak tehdit gecekondulaşma... Gecekondulaşma, tek başına, tek göz odaya bütün bir ailenin doluşması anlamına gelmiyor tabii ki. Ucuz sanayi işçisi yaratmak amacıyla 20 yıl boyunca gizli/açık desteklenen, fabrikaların çevresindeki hazine arazilerinin paylaşılması anlamına da gelen (ki 600 yıl boyunca padişahın mülkü olan bu arsalara bir şekilde sahip olmak, belki de yüzyılların intikamını almak demekti. Çok yaşa Çetin Atlan!) gecekondulaşmanın beraberinde getirdiği yeni kültür diğer kentlerde olduğu gibi sevgili İzmirimiz’de de önemli sorunların başında gelmektedir. Yeni gecekondu kültürü kendi müziğini, kendi yemeklerini kendi yaşam tarzıyla birlikte yaratırken, eski kültürle bazı noktalarda kesişiyor, bazı noktalarda da ise buluşmaya, uzlaşmaya hiç yanaşmıyor.

Yemek kültürü de kesişmelerin zor gerçekleşeceği alanlardan biri. Her ne kadar İzmir’deki ocakbaşı lokantalarında artık “fava” veya “haşlanmış cibez” bulunuyorsa da aradaki fark yine de dağlar kadar.
Kuşkusuz bir başka sosyolojik tehdit ise, Batı aydınlarının “Toplumun Mcdonald’slaştırılması” diye özetledikleri durum, yani fast-food kültürünün her şeye egemen olması. Bu kültüre karşı da, geleneksel mutfakları savunan gruplar da hızla gelişiyor. Mutfakta geleneği savunmak en temel zorunluluklardan biri haline geliyor. Yaşamaktan hala keyif aldığımız bu kentin yeme-içme kültürü de gerçekten zor bir dönem geçiriyor ve hızlı dönüşümler yaşıyor. Benim bu kitabı anısına yazdığım sevgili anneannemle birlikte kaç yemeğin öldüğünü de bilmiyoruz. Herkesin anneannesinin, babaannesinin ölümü ne yazık ki manilerin, ninnilerin ölümü gibi, çok önemli mutfak birikiminin de yok olması anlamına geliyor. Kabul edelim artık anneannemizin mutfağı yok. Şimdilerde “çalışan kadının mutfağı” var. Çalışan kadının mutfaktaki yaratıcılığını ortadan kaldıracak her şey de hipermarketlerin vitrinlerinde bol miktarda var. Ayıklanmış dondurulmuş sebzeler, meyveler, fırına girmeye hazır börekler, pizzalar hanımlar için çok cazip. Ama hazır “Kıstırma”yı market vitrinlerinde bulabilmek henüz mümkün değil. (Kıstırma: yumurta, dereotu ve lorun karıştırılmasıyla yapılmış özel için, dolmalık biber, patlıcan, kabak gibi sebzelerin içine doldurulup kızartılması veya fırınlanması şeklinde yapılan ve rahmetli anneannemin Dikili’deki bahçeli evde sıcak yaz günlerinde yaptığında yemeğe doyamadığım yemek)Bu kitabın yazılmasındaki temel amaçların başında bu geliyor işte. Son yıllarda hızla yok olan mutfak kültürümüze bir anlamda sahip çıkabilirsek ve bu kültürü bir belge niteliğinde gelecek kuşaklara aktarabilirsek ne mutlu bize!
Bu kitabın elbette eksikleri var. Türkiye yemek kültürünün en zengin bölümünü oluşturduğuna inandığımız İzmir mutfağının tamamını burada yansıtmak gibi bir iddiamız asla olamazdı. Eksikliklerin tamamlanması için bizimle iletişim kurmak isteyen herkese açığız.

Yazmayı düşünüp de henüz yazamadığınız konular var mı?

Olmaz mı? Anlı şanlı resmi ve gayrı resmi tarihi yazmak bizim işimiz değil. Bunların dışında bizim gibi araştırmacılara düşen görev mikro tarih çalışmak, aile tarihçiliği yapmak, bilimsel kaygıları ön planda tutarak kasabaların, küçük yerleşimlerin tarihsel dönüşümüne tanıklık etmek olmalı. Bu yıl bir kitap hazırlıyoruz: İzmir’de de çok önemli izlerini gördüğümüz pek ünlü bir Osmanlı âyan ailesinin öyküsünü yayımlayacağız. Bir yandan da İzmir’in küçük esnafı üzerine çalışıyoruz. En büyük hedefimi sorarsanız her gün bir şeyler biriktirdiğim 1923-24 mübadelesinin İzmir’e yansıyan yüzünü yazmak. İzmir bu ülkenin en çok göç almış kentidir ve her göç dalgası kente yeni bir zenginlik katmıştır. Bu göç dalgalarının en büyüğü 9 Eylül 1922’den sonra gerçekleşmiş. Anadolu’dan Yunanistan’a göç edenlere ait her türlü bilgi ve belgeyi Atina’nın Nea Smyrni bölgesinde Onassis tarafından finanse edilmiş olan Küçük Asya Araştırmaları Enstitüsü’nde bulmak mümkün. Bizde ise Bilge Umar, Engin Berber, Ahmet Yorulmaz’ın çalışmalarını dışında ciddi bir şeye rastlamak mümkün değil. Tam olarak kaç kişinin mübadeleye tabi tutulduğunu bile bilmiyoruz. İzmir’de mübadeleden etkilenmeyen aile neredeyse yoktur. Bu çerçevede böyle bir kitabı yazmak da kente karşı bir görevimiz de budur diye düşünüyorum.

En çok neler değişti sizin İzmir’i gözlemlediğiniz süreç içinde?

Kendisini bildi bileli İzmir’i tanımaya çalışan bir insan, daha sonra da işini toplu taşım araçlarını kullanarak ya da yürüyerek yapan bir gazeteci olarak kente hem içerden hem de dışarıdan sık sık bakıyorum. İzmir’in nüfusu 1980’de 1 milyonu aşmamıştı. Şimdi neredeyse 3.5 milyon insan yaşıyor kentte. Yani her yıl kentin nüfusu 100 bin kişi artıyor. Böyle bir kenti - İstanbul gibi, Ankara gibi- kontrol etmek, planlı şekilde büyütmenin olanağı ne kadardır. O nedenle nostaljik takılma olarak algılamayın lütfen ama kabul edelim eski İzmir yok artık… Ancak özellikle son 15-20 yıldır kentin bütün bu nüfus artışına karşı tarihi kimliğini korumak yolunda önemli adımlar atılıyor. Yani bir yandan kenti acımasızca yok etmeye çalışanlar var, öte yandan da bizim gibi inatla ve ısrarla korumaya çalışanlar… Kim kazanacak bilmiyoruz. Ama kentte değişim sürüyor, bizim derdimiz sürdürülebilir bir büyüme… Yani kültürel kimliği koruyarak büyüme…

Kitaplarınızın gördüğü ilgi nedir?

İzmir Kent Kitaplığı’ndan çıkan kitaplarımızdan 1927-Gelişen İzmir ve Tarihten Günümüze İzmir Mutfağı şu an tükenmiş durumda. Özellikle mutfak kitabının gördüğü ilgi beni de şaşırttı. Bergama’daki dönüşümün antik çağın önemli ürünü Parşömen’den adını alan kitabımız da ikinci baskıyı yaptı ve o baskı da tükendi. Parşömen’in İngilizce’ye çevrilmesi ayrı bir sevinç kaynağı oldu. Mutfak kitabımızın Girit’te Yunanca baskısı için görüşmeler yaptık. Çünkü Girit’te inanılmaz sayıda İzmirli yaşıyor ve üzerinde İzmir yazan her şeye büyük ilgi duyuyorlar. Yakında üzerinde ‘Smyrn-Kuzine’ yazan bir kitabımızı görürseniz şaşırmayın…

Biraz da özel sorular…İzmir’de gazeteciliğin iyi ve kötü yanları neler?

İzmir kolay bir kent İstanbul’a oranla. Ayrıca Ayvalık’tan Bodrum’a kadar geniş bir hinterlandın da merkezi. Buradan bakınca İzmir’de olmak pek keyifli… Yaşamanın daha kolay olması, iklimin yumuşaklığı insanları biraz tembelleştirmesi de başka bir gerçek. Zaten hayat dediğiniz nedir ki… Şairin dediği gibi, bize sunulmuş bir armağan ise ömür, İzmirlilerin çok çalışmayı pek sevmemelerini anlamak mümkün. Sonra İzmir’de ülkenin başka yerlerinde olmayan bir İzmirlilik ruhu vardır. Her olaya önce bu gözle bakılır. Mesela son AKP hükümetine İzmirliler pek bozuldular. AKP’nin Türkiye’de üçüncü olduğu bütün iller Ege’de, İzmir’de az daha dördüncü olacaklardı. Aldıkları oylara göre adamlar kendi açılarından mantıklı davranıp İzmir’e bir bakanlık verdiler. Bugüne kadar çoğu icracı en az 4-5 bakana alışmış olan İzmirliler ayağa kalktı. ‘Vay efendim koskoca Ege’ye, İzmir’e bir bakanlık yeter miymiş?’ İzmir’de gazetecilik yapıyorsanız önce bu gözlüğü takacaksınız. Bu çağdaş gazetecilik açısından bakıldığında pek doğru değil. Denilebilir ki zaten Türkiye’de evrensel gazeteciliğin hangi ilkesi uygulanıyor ki. Doğrudur. Özetle kafanızı ilkelere takmazsanız, İzmir’de gazetecilik kolaydır. İlkeli davranacaksanız, Türkiye’nin her yerinde zordur… Gazetecilik okulunu beraber bitirdiğimiz arkadaşlardan bir çoğu İstanbul’a giderek başarılı oldular. Bugün bir çok gazetenin yönetimine İzmirliler hakim… Bu da tesadüf olmamalı… İzmir, gazeteciye doğru ya da yanlış mutlaka bir bakış açısı yaratır…

Peki herkesin sorduğu sorunun cevabını arayalım: İzmir’in kızları neden güzeldir? Bu efsane mi, gerçek mi?

Daha Türkiye farkında değilken bu durumun Gazetecilik Yüksek Okulu’ndaki sevgili arkadaşlarımızla biz tespit etmiştik. ( Bu tespit başımıza iş de açtı.Bendenizin başından üç nikah geçti. Bizim sınıfın rekoru galiba Celal Başlangıç’ta…) Son yıllarda uluslararası güzellik-mankenlik yarışmalarda derece alan 9 kızın 8’inin İzmirli olması da bunu kanıtlıyor zaten… Bence nedeni olağanüstü melezleşme ile açıklanabilir. İzmir’de mimari iz bırakan uygarlık sayısı 30’un üzerinde… Bir sonraki gelenler bu insanların hepsini kesip denize atmadılar ya… Devşirile devşirile bugüne gelindi. İzmir’de 1950’lerde Türkçe’nin yanı sıra 16 dil daha konuşuluyormuş. Rumlar 1922’de gitmiş ama, Hollandalı, İngiliz, İtalyan (bütün çeşitliliği ile: Milanezler, Cenovalılar, Napolililer) Fransız, Rus, Bulgar (Dünyadaki ilk Bulgarca gazete İzmir’de basılmıştır- İlber Ortaylı’nın müthiş saptaması!), Hırvat, Sırp kalmış… Daha sonra Balkanların, Ege Adalarının, Midilli, Sakız ve Girit’in bütün seçkin aileleri gelmiş İzmir’e… Uzun süre birbirlerinden kız alıp vermemişler ama bu durum 1960’lardan sonra değişmiş. Zeytinyağı ile doğal yöntemlerle beslenen, yılda üç mevsim yaşayan (İzmir’de kış olmaz. İlkbahar, yaz ve 5 aylık bir sonbahar olur…) birbirine keyifle karışan soyların çocukları. Elbette güzel olacaklar. Peki bu güzel kızlar talihli mi? Kolayca evet demek mümkün değil. Anneannem, ‘Allah insana çirkin şansı versin’ derdi… Attila İlhan da her nedense ‘en eksik kızlar İzmir’e çizilmiş/yaşadıkları neyse eksik’ demişti. Tabii bunlar büyük melezleşme öncesinin düşünceleri. Usta’nın bugün İzmir’in kızları için ‘eksik’ diyeceğini sanmıyorum…

Son soru İzmir’de olmayınca neleri özlüyorsunuz?

Ben haftada bir gün Kemeraltı’na inmeyene İzmirli demem. Kemeraltı 2500 yıldır aralıksız alışveriş yapılan tarihin en eski çarşısı… Haftada bir Kemeraltı’nın han lokantalarından birinde öğle yemeği yemezsem (şu ara enginarlı bakla zamanı!) eksiklik hissederim. İşe gidiş yoluma pek aykırı kalmasına karşın hâlâ, haftanın bir-iki günü Karşıyaka’daki evimden yürüyerek ayrılıp Körfez Vapuru’na binip (Bergama gemisine denk gelirsem keyfim katlanıyor. Bu gemi şu anda 54 yaşında… Pasaport veya Konak iskelesinde inip kısa bir Kordon yürüyüşünü dalgalı kaldırımlarda yapmaktan zevk alıyorum. İmbatın keyfini çıkarmayana da İzmirli denmez tabii ki… Eylül’de Kordon’da buzlu rakı-buzlu badem eşliğinde güneşin batışını kaç gün yakalayabildiysek ise kendimizi o kadar şanslı sayarız. İzmir’de olamadığım iş gezisi ve tatillerde işte bunları özlüyorum. Bir de yaz gecelerinde Karşıyaka Yalısında yürümenin piyasa yapmanın keyfi var tabii ki…

 
< Önceki   Sonraki >

 

Yeni günlük yazılar

 

Popüler