Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow Günlük Yazılar arrow Körfez kıyısındaki omurgasızlar
Körfez kıyısındaki omurgasızlar Yazdır E-posta
Cuma, 24 Ekim 2008
Daha önce de yazmıştım, İzmir Körfezi’nde denize son kez 1974 Eylül ayında İnciraltı’nda girdim... Sonraları Körfez’de denize girmek tamamen yasaklandı. Çocukluğumuzda hem balık tuttuğumuz bazen de yüzdüğümüz yerlerde şimdi gökdelenler yükseliyor. Balık tuttuğumuz yerlerde omurgasız deniz canlıları da yaşardı, küçük ahtapotlar, iri yengeçler, mürekkep balıkları...

Daha sonra İzmir Körfezi kıyısında yaşayan bu omurgasız canlılar kaybolup gittiler. Ya da ben öyle sanıyormuşum. Son günlerde Körfez kıyısında omurgasızdan geçilmez oldu. Ansiklopedik bilgi verelim: Omurgasızlar, bir omurgası olmayan hayvanlara verilen genel bir ad. Omurgasız olarak adlandırılan canlıların yapılarında hiçbir iskelet bulunmaz. Omurgasız hayvanların vücudunun dış kısmını örten ve destekleyen bir dış yapı bulunur. Omurgasız hayvanlardan bazıları şunlardır; çekirge, örümcek, kelebek, sinek, toprak solucanı, ahtapot, yengeç, ıstakoz, midye, yılan ve denizanasıdır. Yumuşakçalar, eklem bacaklılar, derisidikenliler omurgasız hayvanlar grubunda inceleniyor.

Ahtapotu dövmek gerek

Günümüzün omurgasızlarının hayatta hiçbir ilkesi yoktur, omurgaları olmadığı için kolayca eğilip bükülürler, herkesi de kendileri gibi omurgasız zannederler. Mesela ahtapotu çok iyi bilirim, iki kolu, iki bacağı vardır ama sekiz kolu varmış gibi her yere uzanmaya çalışır, bunu iyi bir şey sananlar da, ahtapotun düğmelerine değmeye çalışırlar. Yaz güneşinde kurutuldukları için biraz kavruk olurlar. Asıl yağlandığı mevsim sonbahardır, kışa doğru daha da lezzetli olur. Güneşte kurutacaksanız ya da haşlayıp salatasını yapacaksanız ahtapotu bir güzel dövmek gerekir ki, yıllardır saçmakta olduğu salyalarından kurtulsun... Ahtapotun ızgara ya da salata halinde -salatalık olarak da kullanılır- yeneceği en güzel mevsim aralık başıdır. Zaten daha sonra da bir işe yaramaz.

Çocukluğumun Dikilisi’nde mürekkep balığı yenmez, balığa yem yapılırdı. İçinden küçük bir kayık çıkar, tamamen kalsiyumdandır, o da kanarya besleyenlere hediye edilirdi... Şimdilerde subye tava falan diye satıyorlar, bana göre hâlâ yenmez, balık yemi olur. Bu omurgasız mürekkep balığı koyu siyah mürekkebini her yere, her şeye bulaştırmaktan hiç çekinmez. Sonunda da cezasını bulur, ya kötü bir güveç olur ya da balığa yem. Böyle mürekkep balıklarından yani sağa sola pis mürekkep fışkırtanlardan gazetecilik yaşamımız boyunca çok sayıda gördük... Büyük bölümünün sonlarını da gördük ama diğer mürekkep balıklarının onların bu hallerinden ders almadıklarını ne yazık ki gördük. Geçen hafta sonu bir etkinlikte arka masamıza yerleşmemiş mi, bu mürekkep balıklarından birkaçı; nasıl da kıskançlıkla bakıyorlardı bizim masaya. Yani akıllanmaya niyetleri yoktu. Boşuna dememişler balık hafızası diye...

Yengeçler var bir de. Avının etrafında sessizce dolaşıp aniden kıskacını geçiriveren... Aslında yengeç kemikli hem de sert kemikli bir canlı. Ama nedense onu da bilim insanları “omurgasızlar” sınıfından sayıyorlar. Bence de yanlış yapmıyorlar. Çünkü bu yengeçlerin huyu da diğer omurgasızlardan farksız. Toprak solucanlarını anmak bile istemiyorum ama onlardan da var bol miktarda, onların Körfez kıyısında yaşayanları ki hala var kentin batısına doğru, onlara kısaca sülünez denir. Leş gibi kokarlar ama iyi balık yemidir. Zaten bu şehirdeki bazı büyük balıklar, ya da büyümek isteyen küçük balıklar bu sülünezleri yem olarak kullanıyor. O da aralık sonuna kadar...

Yumuşakçalar için ise başlı başına bir yazı yazmak gerek. Ama tek başına yazamam, bir psikiyatr desteği almam şart. Çünkü bu yumuşakçaların ruh halini çözmeye benim lisans-lisansüstü eğitimlerinde aldığım psikoloji, sosyoloji bilgileri yetmez. Derisidikenlilerin özellikle karadikenli olanlarına bir de kelebeklere laf söylemem, söyletmem. Örümcekleri özellikle de işi bitirdikten sonra erkeğini ortadan kaldıran arakneleri de başka bir yazıda anlatacağım.




Eleştirmenin de âdâbı var

Dedİkodusunu da yaparlar, her fırsatta gezmeye bayılırım. Helsinki seyahatim sonrasında da yazmıştım. Bugünlerde yinelemekte yarar var. Ünlü Finlandiyalı klasik müzik bestecisi Sibelius’un, kendi eserlerini acımasızca eleştirenlere karşı söylediği söz literatüre geçmiştir: “Tarihe bir bakınız... Eleştirenlerin hiç heykeli dikilmiş mi?”

Bu söz doğrudur kuşkusuz. Eleştirenler bir şeylerin daha iyiye, daha güzele ve daha da insana dair olması için katkı koyarlar zaten. Heykellerini diksinler diye değil. İcra eyleyenlerin içinden; bir şeyleri sıfırdan yaratanların ve bunları her koşulda insanoğluna sunanların heykeli dikilmelidir tabii ki... (Nitekim Sibelius’un bu sözü söylemesine neden olan ve çok eleştirilen 1.Keman konçertosu, bugün keman üzerine yazılmış konçertoların en babalarından biri... Sibelius’un da heykeli dikilmiştir tabiatıyla. Nazım Hikmet’e ikiz kardeşi kadar benzer Sibelius)

Bu notu yazmanın nedeni eleştirmede son günlerde kaçan âdâp üzerine..
 
< Önceki   Sonraki >