Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow Etkinlikler arrow Ağlayan Çayır 'da İzmir 'i görmek
Ağlayan Çayır 'da İzmir 'i görmek Yazdır E-posta
Salı, 14 Ağustos 2007


Geçen hafta öğle saatlerinde belki de sizin bu gazeteyi okuduğunuz zamanda biz bir filmde idik. Hayli uzun (170 dakika) ama dikkatlice izlendiğinde çok şey öğrenilebilecek bir filmdi Ağlayan Çayır. Filmi izlediğimiz dostlarla pazartesi günü de konuşmayı sürdürebilecek kadar ilginç notları vardı...

Bazen bu köşede de yazıyoruz, Türkiye'de henüz 'mübabedele'nin iyi bir filmi çekilmedi diye. Bir ülkeden başka bir ülkeye göçe zorlanmak, bazen de düpedüz 'sürülmek' demek 'mübadele'. Ağlayan Çayır, Yunanlı Yönetmen Teo Angelopulos'un son filmi, bir üçlemenin de ilk filmi. Film, Kızıl Ordu'nun Odessa'yı istilasının ardından 1919 yılında Meriç Nehri kıyısına sürülen Yunanlıların Batı Trakya'ya yerleşmeleri ile açılıyor. O sürgünlerin oraya sürülme amacı, bölgedeki Türk nüfusun ağırlığını azaltmaya yönelik. Filmde Yunan faşistlerinin yedikleri bütün naneler var zaten... Odesa'dan Batı Trakya'ya sürülen ailelerden biri kentten ayrılırken annesinin ölüsü başında ağlarken bulduğu Eleni'yi de yanlarına evlat almıştır. Çocuklar büyüdükçe ailenin oğluyla evlatlık kız arasında yeşeren aşk 'Ağlayan Çayır'ın temellerini de atacaktır. İkiz bebeklerini gizlice doğuran genç kız bitap şekilde köyüne geri dönecektir, sonra yaşlı bir zenginle evlendirilmek istenecek, sevgilisiyle birlikte her şeyi bir kenara bırakıp Selanik'te yaşam aranacaktır.

Filme ait bundan sonraki notlarım biraz daha içsel. Sinemayı bir sembollerle anlatım yöntemi olarak belirleyen Angelopoulos bugüne kadar çekilen Yunanistan politik tarihine ilişkin bir çok filmden farklı olarak 'kaybeden' üzerinden deneme yapıyor, çok da başarılı oluyor. Angelopulos için, 'Oyunculuğa izin vermeyen bir yönetmen' denir pek de doğrudur. Sadece filmin finalinde Eleni'nin ikinci oğlunu yükselen suların altında kalan eski evlerinde, başucunda ağladığı sahne dışında hiç oyunculuk yeteneği öne çıkmıyor. Film boyunca iki sembol izleyiciyi yalnız bırakmıyor bembeyaz çarşaflar ve kapkara bir lokomotif. İç içe yürüyen üç öyküyü birbirinden ayıran çarşaflar ve lokomotif. 1919'daki ilk göçten başlayarak İçsavaşa kadar giden süreç, Yunanlı faşistlerin yükselişi, düşüşü... Öte yandan Eleni'nin annesinin cesedinin yanından alınıp çocuklarının cesedine kadar ulaşan öyküsü ve bir de Homeros'un Odisea'sında (Göçmenler Odesa'dan gelmişti o nehir kıyısına) geçen ünlü 'Yediler' mitosu... Çarşaflar yediler efsanesinin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Bazen umudu taşıdılar, kemancı Niko'nun öldüğü sahnede ise kana bulandılar...

Filmin önemli kahramanı Niko ise 1923'teki mübadele ile gelmiş İzmir'den Selanik'e. Aç, sefil ama müzisyenliğinden ödün vermemekte kararlı. İzmir Konservatuarı mezunu. Çok iyi bir kemancı ama Amerika'ya gidecek kadar da gücü yok. Rembetiko tarihine kısa bir bakış da burada. Ve Niko'nun homoseksüel ilişki kurduğu trende şapkasını kaybedişi. Buradaki şapka aslında İzmir demek, İzmir'deki anılar demek. Bizim fotoğraf sanatçısı dostumuz Birol Üzmez'in tanımıyla, 'Şapka İzmir'in sembolüydü'...

İzmir den kalan tek anıydı. Bir simgeydi. Anadolu'dan kopup gelen Niko'nun tek sığındığı limandı. Değişen çağla beraber hem onun hem de anılarının ırzına geçtiler aslında. Kaybolan Niko'nun geçmişiydi. Elinden alınan geçmişi.

Burada biz biraz bilgi verelim: 1922 öncesinde ve sonrasında kentin en ünlü şapkacısı ise Cappadona idi... İtalyan mafyası gibi bir adamdı Bay Cappadona. Oğlu Felice Cappadona'yı 92 yaşında geçen yıl kaybettik. Babasının şapkalarını anlatan sözlü tarih çalışması yapmıştık. Bu Felice Cappadona, Kordon'daki 26 apartmanın da müteahhiti... Yani 26 tane sakız yalısını yıkıp yerine o ucubeleri dikenlerin birincisiydi. Ama kendisine hep ödüller verilmiş bu yüzden. Bu yıl çıkma olasılığı bulunan Kordon kitabında anlatacağız uzun uzun. Baba Fabio Cappadona'nın şapkaları uzun süre Atina ve Selanik'e gönderilmiş. 'Meraklıları' hep o şapkaları giymek istemişler oralarda da..

Nereden nereye değil mi? Ağlayan Çayır için bir 'Yunan Trajedisi' diyen Angelopoulos, Eleni'yi de aslında bir sembol olarak kullanmış. Yazımızı yönetmenin yorumu ile bitirelim: 'Eleni de tıpkı Troyalı Helen gibi, ne vatanı var ne de sonunda bir kalbi kalıyor.' Bir kadının çocukluğundan başlayıp gençliğine, aşık oluşuna, anne oluşuna ve sahip olduğu her şeyi kaybedip yeniden yalnız kalışına tanık oluyoruz. Alexis ve Eleni'nin aşkı daha baştan lanetlenmiştir. Bu lanet onların peşinden gelecek, zaman zaman yüzünü gösterecek ve köylerine döndüklerinde de köylerini yok eden bir selle sürecektir. Eleni ile son dansını yapıp hayat veda eden baba ile beraber doğa da bu aşkın karşısındadır. Öyle ki yıllar sonra köylerine dönen Alexis ve Eleni'yi önce ölmüş koyunların asıldığı bir ağaç sonra da köyü yok edecek olan bir sel karşılayacaktır.

 

 
< Önceki   Sonraki >