Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa
İki yakanın gönül tercümanı, Nedim Atilla Yazdır E-posta

SEDA GÖK- YARIN DERGİSİ

O, aslında kimya alanında eğitim görmek istedi... Ancak coğrafya öğretmeninin Demokrat İzmir Gazetesi'ne yaptığı okul gezisiyle hayatının yönü tamamen değişti. Değişti ama Türk gazeteciliği her alanda yazabilme özelliğine sahip ender kalemlerden birini, Nedim Atilla'yı kazandı.


İstanbul'da gazetecilik yapmasına rağmen İzmir'e olan sevgisi nedeniyle geri dönen ve kariyerine İzmir'de devam etme kararı alan Nedim Atilla, hayatın her aşamasında köklenmek gerektiğine inanıyor. Atilla, bu yaşama felsefesiyle 27 yıllık gazetecilik hayatında çok az insanın yaptığı gibi 3 kurumda görev yapmayı tercih ediyor.
Sadece gazeteci değil aynı zamanda tam bir sivil toplum gönüllüsü olan Nedim Atilla, halen 14 ayrı sivil toplum kuruluşunda aktif olarak görev alıyor. Bu görevlerini sürdürebilmek için gerektiğinde sabah 6,30'da işinin başında olan Nedim Atilla, özellikle Yunanistan ile olan ilişkilerin pekişmesinde aktif rol üstleniyor.
Türkiye’deki değişik meslek grupları ve çevreler ile Yunanistan’da bulunan muadilleri arasında ilişki kurulması için çaba harcayan Atilla, son olarak ise Sakız Adası'nda iki yakanın mutfak dostlarını buluşturdu.
21. yüzyılın "Siviller Yüzyılı" olacağını belirten Nedim Atilla, sivil toplum kuruluşları(STK)nın önemini "Sivilleşmeyi uygarlaşma olarak algılıyorum. İçinde bulunduğumuz yüzyılın dünyadaki bütün olumsuz dayatmalara karşı, sivillerin yüzyılı olacak. İnsanlar 21. yüzyıl için "Siviller Yüzyılı" diyecek. STK'lar için iyi işler yapmaya özen gösterdik. Bugüne kadar edindiğim tecrübeler bana "Sen kendine düşeni yap" bilincini getirdi. Bach'ın bir deniz yıldızını denize atması gibi.  Milyonlarca denizyıldızı denize dönemeden kumsallarda ölüyor. Ama attığınız yıldız kurtulabilir. Sen kendine düşeni yap da… Fransızlar, "En zor, en pahalı satın alınan şey, işe yaramışlık duygusudur" derler. Ben işe yaramış olmaktan hoşlanıyorum. İnsanlarla konuşmak, tartışmak ve bunları sivil toplum etkinliklerinde kullanmak ciddi bir süreç. Gerektiğinde işe sabah 6.30’da geliyorum. Gerektiğinde öğle yemeği arası vermiyorum. İşimi aksatmadan STK etkinliklere vakit ayırmak için çaba harcıyorum" diye anlatıyor. Nedim Atilla ile gazetecilik hayatı, STK'larda üstlendiği görev, Türkiye'nin sivilleşme sürecinde geldiği nokta ve İzmir üzerine sohbet ettik.

--Bize kendinizi anlatır mısınız?
ATİLLA: 1958 İzmir doğumluyum. Bu şehirde doğdum, büyüdüm ve karnımı doyurdum. Kendimi önce İzmirli hissediyorum. Hayatımın belirleyici yönü de bu oldu. Bu eksen etrafında döndü. Böyle olduğu içinde hiç pişman olmadım. Bu bölgenin insanıyım. Anneannem 1890'lı yıllarda Girit, dedem ise Midilli Adası'ndan Ayvalık'a yerleşmişler. Daha sonra Ayvalık'a evlenmişler. Annem Ayvalık'ta doğmuş.  Daha önce de 1830’larda Selanik’ten Midilli’ye gelmişler… Aile 200 yıldır göç ve değişim süreci yaşamış. Bu nedenle Ege’ye ait bütün kültürlerle içiçe büyüdüm.
--Eğitim hayatınızı nerede sürdürdünüz?
ATİLLA: Lise yıllarında kimya alanında eğitim görmek istedim. Birgün coğrafya öğretmeniz bizi Demokrat İzmir Gazetesi'ne götürdü. O dönemde Attila İlhan, Orhan Suda, Akın Simav; Akın Kıvanç gibi önemli gazeteciler orada çalışıyordu. O gün gazeteci olmaya karar verdim. O yıllarda en yüksek puan ile tıp alanında eğitim görülüyordu. Ama ben yüksek puan almama rağmen birinci sıradan İzmir'deki Gazetecilik Yüksekokulu'nu tercih ettim. Eğitimimi aldığım sırada ajanslarla iletişim kurmaya başlamıştım. Okuldaki eğitimin çok da yeterli olmadığını farkettim. Rahmetli Akın Simav ve Akın Kıvanç’ın çok büyük desteğini gördüm. Okulun ikinci sınıfında kurken radyo televizyon bölümünü seçmeme rağmen, gazeteciliğe yöneldiğimi, seçtiğimi farkettim. 1978 yılında okulu bitirdim. Bir yıl İstanbul'da hem master yaptım hem de çalıştım. Milliyet Gazetesi'nde part-time gece sekreterinin yanında yardımcı olarak görev yaptım. Ama sonrasında İstanbul'a ait olmadığımı anladım ve İzmir'e geri döndüm. İzmir'e gelmemde İzmir'in kızlarının da etkisi oldu. Sevgili Eşim Füsun da İzmir’in hoş ve akıllı kadınlarından biridir… Hayatın zorluklarını aşmamda en büyük yardımcımdır…

-"Keşke kariyerime İstanbul'da devam etseydim" dediğiniz olmadı mı?
ATİLLA: Zaman zaman İstanbul’dan maddi açıdan reddedilmesi zor teklifler aldığım oldu… İzmir'de gazetecilik yaparken duvara toslanan ya da kendimi sıkıştırılmış hissettiğim anlarda "İstanbul'da olsaydım" dediğim de oldu. Bugün itibariyle meslekte 27. yılımı dolduruyorum, "Ne iyi yapmışım ki İzmir'e dönmüşüm, İzmir’den ayrılmamışım" diyorum. İlerde bu söylediklerim için pişmanlık duymam diyorum. Hayatın insana sunulmuş bir armağan olduğunun bilincindeyim. Bu hayatın hakkını vermek lazım. İzmir'de olmak bu anlamda doğru bir tercihtir.
--İzmir'e döndükten sonraki süreç nasıl devam etti?
ATİLLA: Gazete İzmir'de 5 ay çalıştım. Sonra benim için okul olan Günaydın Gazetesi'nde devam ettim. Gazetecilikte neyin doğru, neyin yanlış olduğunu orada öğrendim. O dönemde Günaydın Gazetesi Rahmi Turan'ın kaptanlığındaydı. 9 yıl çalıştım. Ne kadroydu ama… İlhan Esen ilk temsilciydi, Cevher Kantarcı, Kenan Seven, Mümin Sertbaş… Daha sonra Hasan Gülcan… Rahmetli Hüseyin Çine… Sonraları Nebil Özgentürk, İlker Sarıer gibi şimdinin ünlü isimleri geldi aramıza… Nebil Özgentürk’le konuşursanız ona “Meryem Ana haberi” maceramızı bir sorun… Günaydın İzmir'de Cevher Kantarcı çok önemli bir yerde. Eski usül saygın muhabir neslinin son temsilcisi idi… Onlardan hayata ve gazeteciliğe dair çok şey öğrendim. Meslekteki ustalarımın başında Cevher Kantarcı gelir.  Dokuz yılın sonunda Asil Nadir'e Günaydın satılınca, İstanbul merkezdeki abilerimiz "Gazeteci patronların yanında olmak istiyoruz" diyerek Dinç Bilgin’in yanına geçtiler.
İzmir Günaydın Bürosu'ndaki arkadaşlara "Siz de bizimle geliyorsunuz" dediler. İzmir ekibi olarak Yeniasır'a transfer olduk. Yeni Asır macerası tam 10 yıl sürdü. Yeni Asır'da gazete içinde her yıl farklı yetkilerde görev aldım. Yeni Asır da önemli bir okuldu. Son 7 yıldır da Akşam Grubu’nun İzmir’deki temsilcisiyim. Bugün görev yaptığım Çukurova Grubu bünyesinde özel eğitimlerde ders veriyorum. Özellikle yerel gazeteciliğin önemine dikkat çekiyorum. Yeni Asır'da üç yıllık Haber Müdürlüğü yaptığım görev sürecinde edindiğim tecrübeler çok farklı idi…
---Günümüzde gazetecilerin kurumsal olarak çok fazla değişim yaşadığını görüyoruz. Siz ise
27 yıllık gazetecilik hayatınızda sadece 3 ayrı kurumda görev yaptınız. İş hayatında bu sizin tercihiniz miydi?

ATİLLA: Ben hayatın her aşamasında,  köklenmek gerektiğine inanıyorum. Bu insanın insanın hayata bakış açısıyla da ilintili. İş yaşamında durağan bir insanım. Parasal açıdan önemli teklifleri her zaman alırız ama paradan önemli şeyler de vardır. En önemlisi kendi yapabileceğiniz işi, keyif ve huzurla yapabileceğiniz bir mekanı yakalayabilmek. Sadece para olsaydı "Evet" başka yerlere geçiş yapardım ve 27 yılda 27 yer değiştirebilirdim.
26 yılda 3 dükkan bizim meslek için çok az aslında. Gazetecilikte köklenmek gerektiğini düşünüyorum.
Bu işin sırrı bizim meslekte az rastlanan dostlukta, arkadaşlıkta. Hem üstlerinizin hem dirsek teması çalıştığınız arkadaşlarınızın yani ekibinizin çok iyi olması gerekiyor. Bu konuda çok şanslıydım diye düşünüyorum. Bizim meslekte bütün gününü medya sitelerindeki dedikodu sayfalarında geçiren arkadaşlarımız var. İnternet dedikoduculuğu öncesi bütün günü konuşarak geçirenler de vardı. Ben biraz onların dışında kalmaya özen gösterdim. Haber dışındaki işlere kulağımı tıkadım.
--Siz sivil toplum kuruluşları(STK)'nda da çok etkinsiniz. STK'ların gücüne inanıyor musunuz?
ATİLLA: 14 derneğin aktif üyesiyim. Bu derneklerin 6 tanesinin kurucu üyesi olarak görev aldım. Bazılarının hala yönetimindeyim,
Sivil toplum hareketine çok inanıyorum. Sivilleşmeyi uygarlaşma olarak algılıyorum. İçinde bulunduğumuz yüzyılın dünyadaki bütün olumsuz dayatmalara karşı, sivillerin yüzyılı olacak. İnsanlar 21. yüzyıl için "Siviller Yüzyılı" diyecek. STK'lar için iyi işler yapmaya özen gösterdik. Bugüne kadar edindiğim tecrübeler bana "Sen kendine düşeni yap" bilincini getirdi. Birçok şeyi değiştirmeye gücümüz yetmiyor. Bu dünya daha güzel, yaşanası ve az çelişkileri olan, mutlu olduğumuz bir dünya olabilir. Ama bunu tek başımıza yapamayız. Bach'ın bir deniz yıldızını denize atması gibi.  Milyonlarca denizyıldızı denize dönemeden kumsallarda ölüyor. Ama attığınız yıldız kurtulabilir. Sen kendine düşeni yap da… Fransızlar, "En zor, en pahalı satın alınan şey, işe yaramışlık duygusudur" derler. Ben işe yaramış olmaktan hoşlanıyorum. İnsanlarla konuşmak, tartışmak ve bunları sivil toplum etkinliklerinde kullanmak ciddi bir süreç. Gerektiğinde işe sabah 6.30’da geliyorum, gerektiğinde öğle yemeği arası vermiyorum ve işimi aksatmadan STK etkinliklere vakit ayırmak için çaba harcıyorum.
--Nedim Atilla'nın bir günü nasıl geçiyor?
ATİLLA: Sabah çok erken işe başlıyorum. Genelde 7'de işimin başında oluyorum. Günlük yazımı yetiştiriyorum. Gerekirse gece yarısına kadar çalışıyorum. Çünkü toplum olarak bir şeyler yapmamız gerektiğine inanıyoruz ve STK’lara vakit ayırabilmek için böyle çalışmamız gerekiyor.
-Siz gurme olarak da yazılar yazıyorsunuz.
ATİLLA:  2000’den bu yana yeme içme kültürü, mutfak araştırmaları üzerine de yazılar yazıyorum. Ama ben kendimi gurme olarak görmüyorum.
--Neden?
ATİLLA:
Gerçek gurme olan birisi "Ben gurmeyim" demez. Yemek yeme, içki içme kültürü bunu ortaya koyar.

--Sivil toplum kuruluşlarının Türkiye'de geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
ATİLLA:
Olmamız gereken yerde değiliz. STK'lar Türkiye'de tarihsel bir süreçtir. Mustafa Kemal ile birlikte uygar toplum olmayı becerebildik. Yurttaşlık bilincine ulaştık. Yurttaşlık kavramı 1960 Anayasası ile hukuki alt yapısını buldu. 1971 ve 1980 yılındaki darbelerle yurttaşlık haklarında gerileme yaşandı. Fransa, Almanya gibi ülkelerde halk kendi kazanmıştır haklarını biz de  kendisi almadı haklarını. O yüzden bu noktada olmamız normal. Bu süreçte terslik yok. Ama olmamız gereken yerin çok gerisindeyiz. Sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri, kişisel hesaplar, beklentilerin ve projelerden uzaklaşamadılar. Daha iyi bir yerde olabilirdik.
-Ege'nin iki kıyısını birleştirmek için de yoğun çaba harcıyorsunuz. Gerek kültür-sanat, gerekse ekonomik açıdan işbirliğini geliştirmek için kelimenin tam anlamıyla mekik dokuyorsunuz. Bu çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz? Sizce ne kadar yol aldınız?
ATİLLA: Ailenin kökeninde Midilli ve Girit'in olması ve bu kökleri arama süreci ile başladı. Gidiş-gelişlerde gördük ki, birbirimize inanılmaz benziyoruz. Bülent Ecevit'in unutulmaz şiirinde dediği gibi "Bir denizin kıyısında iki güzel milletiz biz" Bu iki güzel milletin birbirleriyle silah tüccarlarının talepleri doğrultusunda savaşmaları yerine ticareti ve kültürü geliştirerek güzel işler yapabileceklerini düşündüm. Ege’deki Yunan adalarında bulunan STK’larla çok sıcak ilişkilerimiz var. Ben Türkiye’deki değişik meslek grupları ile değişik çevreler ile Yunanistan’da bulunan muadilleri arasında ilişki kurulması için çaba harcıyorum. Son olarak Sakız Adası'nda iki yakanın mutfak dostlarını buluşturduk. Türkiye'de "Kaybolan Tadlar" diye bir dernek var. Yunanistan'da aynı eşdeğer bir dernek var. Onları biraraya getirdik. İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ekrem Demirtaş, bu işlere başladığımız süreçte büyük destek verdi. Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ büyük destek verdi.  Defne Derneği de iki ülke kıyısında da etkin olarak çalışıyor. Kardeş şehirler projelerine destek veriyoruz. İki yakanın insanlarının birbirlerini anlamalarına katkıda bulunuyorum. Bir anlamda tercümanlık ediyorum, onların el sıkışmalarını sağlıyorum.
--İzmir'in ulusal basında geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce sesini tam olarak duyurabiliyor mu?
ATİLLA: ABD ve Fransa'da büyük bir iki tane ulusal gazete var. Bunun dışında güçlü yerel medyaları var. Türkiye'nin de Fransa modelini örnek olarak alması gerekiyor. Ege Bölgesi'nde Yeni Asır, Demokrat İzmir, Ege Ekspres, Ticaret gibi gazetelere bakıldığında İzmir yerel gazetecilik anlamında örnek bir yapıya sahip. Türkiye'de izlenen ekonomi politikaları ve yüksek enflasyon nedeniyle yerel medyanın ayakta kalması çok zorlaştı. Ancak yerel basın güçlü ulusal medya kuruluşu bünyesinde olursa hayatını sürdürebiliyor. Ya da etkinliği sınırlı kalıyor. Ayakta kalmak içinde hoşlanmadığın şeyleri yapabiliyorsun. Yerel basın İzmir için bir şanstır.
--Ege Bölgesi gerek iş dünyası gerek ekonomik gerekse sosyal anlamda sizce güçbirliği yapabiliyor mu? Yoksa yapılan her şey sadece İzmir'e yarayacak mantığı ile diğer illerin tam olarak desteğini alamıyorlar mı? Sizce Ege ekonomisinde gelinen nokta nedir?
ATİLLA:
Doğru noktada olamıyoruz. Maalesef bölgecilik Türkiye'de ters tepki veriyor. İzmirliyiz diye yola çıktığınızda yol alamıyorsunuz. Bu durum aslında sosyolojik. Göç edenler, göç ettikleri yerin güçbirliklerini benimseyemiyor. Önemli olan göç edenleri "İzmirleştirmek" gerektiği. Bu nedenle ekonomide  bu tarz işbirlikleri tutmuyor. O yüzden biz İzmirliler biraraya geldiğinde büyük bir şaşkınlık etkisi yaratıyoruz.
--Bu güçbirliği sizce Expo 2015 adaylığımıza nasıl yansıyacak?
ATİLLA: Bu konuda umutlu olmak istiyorum. Bu konuda yararlı olmak istiyorum. Selanik örneğini çok iyi biliyorum. İspanya ile Yunanistan karşı karşıya geldiğinde İspanya kazandı. İspanya kralının kulis yapmasından değil, Selanik'e Atina'nın yeteri kadar destek olmaması nedeniyle. Selanik ile Atina arasında inanılmaz anlaşmazlıklar yaşandığı için böyle bir sonuç ortaya çıktı. Expo 2015'i bize verebilirler. Çünkü bu süreç toplumsal bir ilerleme projesi olarak karşımıza çıkıyor. Dünyaya, yaptığı değişikliği kanıtlaması gerekiyor. Çünkü yapıldığı şehri her şeyiyle değiştiriyor. Bizimde kendi içimizdeki tartışmaları bitirmemiz gerekiyor.
--Rahmetli Piriştina'nın bir Universiade tecrübesi vardı. Sizce hayatta olsaydı EXPO sürecindeki şansımız ne olurdu?
ATİLLA: Kuşkusuz şansımız çok daha fazla olurdu. İzmir'den tek ses çıkardı. Tabii ki çok seslilik iyidir ama her zaman değil son EXPO tartışmasındaki durumu biraz da “kakafonik” buluyorum.
-Nedim Atilla bu kadar koşturmaca içerisinde boş zaman bulursa neler yapar?
ATİLLA: Gezmeyi ve yeni yerler keşfetmeyi seviyorum. Yeni insanları tanımayı seviyorum. Klasik müzik dinliyorum. Özellikle Ege kıyılarında, kooperatiflerin kirletmediği bir yer bulduğumda huzur buluyorum. Açıkçası sessizlik arıyorum.
--En son hangi kitabı okudunuz?
ATİLLA: Aynı anda birden fazla kitap okuyorum. İlber Oltaylı'nın “Eski Dünya Seyahatnamesi” ile “Batılılaşma Yolunda” Tanzimat sonrası tarihsel meseleleri anlamak önemli idi. Erol Göka’ın Türk Grup Davranışı üzerine yazdığı sosyoloji araştırmasını bitirdim. Akşam Ege’deki Pazar yazılarımda Egeli yazarlara destek vermeye çalışırım. Çok yorgun olduğu zamanlarda da şiir okuyorum. Murathan Mungan’ın dönüp dönüp bazı şiir kitaplarını okurum.
--Vazgeçmediğiniz şairler hangileri?
ATİLLA: Murathan Mungan. Kendimi yorgun ve bezgin hissettimde kendimi onun şiirlerinde bulabiliyorum. Emre Kongar'ın kitaplarından da son dönemde büyük keyif aldım. Yılmaz Karakayonlu'nun tarihi romanlarını severek okuyorum. Tarihi roman okumak keyif veriyor.
--İyi bir gurme olan Nedim Atilla en çok hangi yemeği seviyor?
ATİLLA: Bütün zeytinyağı yemeklerini seviyorum. Enginarlı bakla beyaz olması koşulu ile favorim.
--Egeli genç işadamlarına İzmir'in ve Ege Bölgesi'nin daha fazla gelişebilmesi için önerileriniz neler olur? Hangi projelere odaklanmaları gerekiyor?
ATİLLA: İzmir ve Ege Bölgesi için uzun vadeli doğru gelişme projesi “sürdürülebilir” olmalı… Türkiye’nin önümüzdeki süreçte ne kadar büyüyebileceğini hep birlikte göreceğiz. Büyürken yarınları da düşünmek gerek, kaynakları tüketirken dikkatli olmak gerek. İstanbul’a bakın çok büyümüş, insanlar çok para kazanıyorlar, çok gelişmiş bir kent, bütün mağazalar var, eğlence hayatı dorukta, ama huzur var mı; sokakta güvenle gezme olanağı var mı, yaşamak kolay mı, en başta dediğimi yineleyeyim. Hayat insana sunulmuş bir armağan, bu armağanı İstanbul gibi bir kentte mi heba etmek isterseniz, yoksa sürdürülebilir gelişmeyi sağlamış bir kentte mi? Sürdürülebilirliği öngören gelişme modelleri doğrudur. İYTE Kampüsü içindeki Teknopark doğru örnektir. Bir de yapılan yatırımların istihdam sağlayıcı olmasına özen göstermek gerek.

-Ege'nin iki kıyısını birleştirmek için de yoğun çaba harcıyorsunuz. Gerek kültür-sanat, gerekse ekonomik açıdan işbirliğini geliştirmek için kelimenin tam anlamıyla mekik dokuyorsunuz. Bu çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz? Sizce ne kadar yol aldınız?
ATİLLA: Ailenin kökeninde Midilli ve Girit'in olması ve bu kökleri arama süreci ile başladı. Gidiş-gelişlerde gördük ki, birbirimize inanılmaz benziyoruz. Bülent Ecevit'in unutulmaz şiirinde dediği gibi "Bir denizin kıyısında iki güzel milletiz biz" Bu iki güzel milletin birbirleriyle silah tüccarlarının talepleri doğrultusunda savaşmaları yerine ticareti ve kültürü geliştirerek güzel işler yapabileceklerini düşündüm. Ege’deki Yunan adalarında bulunan STK’larla çok sıcak ilişkilerimiz var. Ben Türkiye’deki değişik meslek grupları ile değişik çevreler ile Yunanistan’da bulunan muadilleri arasında ilişki kurulması için çaba harcıyorum. Son olarak Sakız Adası'nda iki yakanın mutfak dostlarını buluşturduk. Türkiye'de "Kaybolan Tadlar" diye bir dernek var. Yunanistan'da aynı eşdeğer bir dernek var. Onları biraraya getirdik. İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ekrem Demirtaş, bu işlere başladığımız süreçte büyük destek verdi. Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ büyük destek verdi.  Defne Derneği'miz de iki ülke kıyısında da etkin olarak çalışıyor. Kardeş şehirler projelerine destek veriyoruz. İki yakanın insanlarının birbirlerini anlamalarına katkıda bulunuyorum. Bir anlamda tercümanlık ediyorum, onların el sıkışmalarını sağlıyorum.

 
< Önceki   Sonraki >