Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow Gezi Notları arrow Beyoğlu
Beyoğlu Yazdır E-posta
Perşembe, 26 Temmuz 2007
BEYOĞLU
"Beyoğlu neresidir?" Eski Beyoğlu`nun tanımını yapmaya çalışırken, bu sorunun gündeme gelmesi kaçınılmaz oluyor. Zaman içinde, adı ve sınırları değişen bir kentten söz etttiğimiz için, bu soruyu kabaca cevaplandırmamız gerekmektedir.
BEYOĞLU`NA VERİLEN ADLAR
Beyoğlu`nun çekirdeği olan bölge, bugün Galata dediğimiz yöredir. Bu yörenin bilebildiğimiz en eski adı, "Sike"dir. "Sike" Grekçe`de (İncir Ağaçları) anlamına gelmektedir. Bunu Türkçe`ye (İncirlik) biçiminde de çevirmemiz mümkündür.
İ.Ö. 146 yılında, bölgeye egemen olan Romalılar`ın, yöreye "Sycena" dediklerini biliyorsak da, bunun başlangıç tarihini saptamakta zorluk çekiyoruz. Kesinlikle emin olduğumuz bir şey varsa, o da; İ.S. 330 yılında, o zaman "Deutera Romi" (İkinci Roma) adıyla, bugünkü İstanbul, Roma`nın başkenti olarak tarih sahnesine girdiği zaman, kentin 13. İdari Bölgesi olan "Galata"nın resmi adının "Regio Sycena" olduğudur.
Yöreye resmi olarak, Latince "Regio Sycena" , halk arasında Grekçe "Sike" denilirken, Bizans İmparatoru İoustinianus burayı imar edip, surlarla çevirince; bir süre için "İoustinianopolis" denilmeye başlanmışsa da, sonra bu ad terkedilmiştir. 8. yüzyıldan sonra "Galata" adı ortaya çıkar. "Galata" adının nereden geldiği çok tartışmalıdır. Bir görüşe göre; yöre halkının Galat diye adlandırdığı Kelt Kavmi buradan geçerken, önderleri Brennos yönetiminde burada kalmışlardır. "Galata" adı da bu nedenle yöreye verilmiştir. Galatlar`ın daha sonra yerleştikleri, Sakarya ve Kızılırmak nehirleri arasında kalan bölgeye de, tarihin o dönemlerinde "Galatia" dendiği düşünülürse, bu görüş ilk bakışta akla yatkın gibi gelmektedir. Ancak Galatlar`ın, İstanbul Boğazı`ndan İ.Ö. 278/277 yılları arasında geçtikleri, bu bölgede sürekli olarak yaşamadıkları düşünülürse, bölgeye neden bu olaydan yaklaşık 1000 yıl sonra "Galata" denilmeye başlandığını açıklamak zordur. Bölgeye ancak 8. yüzyıldan sonra "Galata" denilmeye başlanmış olması, bu görüşü zayıflatmaktadır.
Bir başka görüşe göre, bu ad, Grekçe`de (süt) anlamına gelen "gala" sözcüğünden türemiştir. "Galata" sözcük olarak (sütler), "galatas" (sütçü) anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi, bir bölüm Slav ve Bulgar kökenli kişiler, Sike bölgersine yerleşmişlerdir.Bulgarlar burada gerçekten sütçülük yapmış, mandıralar kurmuşlardır. (Bundan otuz yıl öncesine kadar, Karaköy`de pek çok muhallebicinin olmasının kökü de belki bu olgudan kaynaklanmaktadır.) Böylece yöreye (sütler) anlamındaki "galata", ya da (sütçü) demek olan "galatas" sözcüklerinden esinlenilerek, Galata adının verilmiş olması mümkündür.
Bir üçüncü görüşe göre, Galata adı, İtalyanca`nın Cenova Lehçesi`nde (yokuş) anlamına gelen "caladdo" sözcüğünden türemiştir. Yöreye Araplar`ın "Medinet ül Kahr" dediği, "Karaköy" adının buradan gelebileceği ileri sürülmektedir. Burada "kahr" sözcüğünün (üstün gelen, ezen) anlamında kullanılmış olması mümkündür. "Medine", (kent) anlamında kullanılmıştır.
Galata`nın kuzeyinde kalan bölgeye, Bizans çağında Grekçe (öte, ötesi) anlamına gelen "peran" sözcüğünden esinlenerek "Pera" deniliyordu. Büyük bir ihtimalle bölgeye eskiden "Peran" denilirken, daha sonra sözcükteki değişime uyularak "Pera" denilmeye başlanmıştır. Buradaki bağların adı da "Pera Bağları"ydı.
Biz bugün, eski "Galata" ve "Pera" nın bulunduğu alanların ikisine birden "Beyoğlu" diyoruz. Bu iki ad, uzun süre bir arada kullanılmışlardır. Hristiyan Osmanlılar ve Avrupalılar, "Pera" adını kullanırken; Türkler, yöreye "Beyoğlu" demişlerdir.Ulusal Kurtuluş Savaşı`ndan sonra, 1925 yılında, kent ve mahalle adlarının Türkçe`leştirilmesi sırasında, "Pera adı kaldırılmış, yalnızca "Beyoğlu" adı bırakılmıştır. Ancak "Galata" adına dokunulmamıştır.
"Beyoğlu" adının, Trabzon Rum Pontus İmparatorluğu`nun son prenslerinden, İslam Dini`ni kabul ederek buraya yerleşen ve yaşayan Aleksios Komninos`dan dolayı bu yöreye verildiği ileri sürülür. Kendisinin, bugün Tünel dediğimiz yerin yakınında, büyük bir konağı olduğu söylenmektedir. Bir diğer görüşe göreyse, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Venedik Elçisi (o zamanki adıyla "Balyos"u ya da "Baylos"u) Alvario Griti`nin, Taksim`de büyük bir konağı vardır; Balyos`a "Beyoğlu" denilmektedir ve "Beyoğlu" adının da buradan geldiği düşünülebilir. Beyoğlu`nun sınırları
Beyoğlu`nun fiziksel sınırları, idari bölge olarak sınırları, kültürel sınırları, eski ve yeni sınırları, tümü birbirinden farklıdır.
Fiziksel Sınırlar
Beyoğlu`nun fiziksel sınırlarını, yani somut olarak kapladığı alanı, değişmez bir biçimde belirlemek mümkün değildir. Boğaziçi ve Haliç`le çizilen deniz sınırları, yüzlerce yıldır (denizden kazanılan küçük alanlar dışında) değişmemiştir. Ancak kara sınırları, sürekli olarak değişmiştir.
Bırakınız çok eski tarihleri, İşgal İstanbul`unu anımsayanlar, Taksim`den sonra boş alanların ve mezarlıkların başladığını söylemektedirler. 1920`li yılların başında bile, bugünkü Ayazpaşa ve Mete Caddesi mezarlıklarla doludur. Divan Oteli`nin bulunduğu yer de böyledir. Daha sonra Harbiye`ye kadar, ekili, boş tarlalar yer almaktadır.
Eski Pera`nın, kentsel alan olarak, uzun zaman bugün Galatasaray dediğimiz yerde sona erdiğinden eminiz. Bu sınırlar kuzeydoğuya (Taksim, Cihangir), kuzeye(Tarlabaşı, Yenişehir) ve daha sonra kuzeybatıya (Tarlabaşı`nı, Kasımpaşa`ya bağlayan sokaklara) doğru 19.yüzyılın ikinci yarısından sonra genişlemeye başlamıştır.
Kentlerin eski sınırlarını çizmekte başvurduğumuz yöntemlerden birisi de, çaylakların yuva yaptığı alanları saptamaktır. Konuyu bilmeyenlere yeterince ağırbaşlı değilmiş gibi gelebilecek bu yöntemin, zaman zaman kentlerin eski sınırlarını çizmekte bize yardımcı olabileceği ileri sürülmektedir.
Çaylaklar, bu (çok da gerekli olmayan) konuya, (her nedense) eğilmiş kişilerin ileri sürdüğüne göre, kentlerin eski sınırları içine yuva kurmaktadırlar. Binlerce yıldır, kışın Afrika`da, yazın kuzeyde yaşayan bu yırtıcı kuşlar;hep eski yuvalarına, ya da yuvalarının bulunduğu alanlara gelir, önemli bir aksaklık yoksa, bu alanı terketmez. Bu iri ve yırtıcı kuşun, çeşitli döküntüleri, murdar şeyleri, fareleri ve benzerlerini yemekle, kent sokaklarını temizlemesinden dolayı, Ortaçağ kentlerinde özel olarak korunduğu söylenmektedir. Çaylaklara, Osmanlı kentlerinde de dokunulmadığını biliyoruz. 16. yüzyıl sonunda, İstanbul ve Galata`yı görüp, anılarını yazan, Baron Wratislaw, konuyla ilgili gözlemlerini şöyle yazmaktadır:"İstanbul üzerinde uçuşan çaylak sürülerinin öldürülmesine, ya da onların incitilmesine Türkler izin vermezler. Bunların kutsal kuşlar olduğunu söylerler.
Beyoğlu, bugün kuşku yok ki, bu sınırları aşmıştır. Taksim ve çevresini, buralardan gerek Kasımpaşa ve Dolapdere`ye doğru, gerekse Galata, Tophane, Fındıklı ve Dolmabahçe`ye inen yokuşları Beyoğlu saymamak mümkün olamaz.
İdari bölge olarak sınırlar
Beyoğlu`nun her yönden çekirdeği Galata`dır. Önceleri Galata ile, Beyoğlu`nun o zamanlar Pera denilen üst kısımları ayrıydı. Bizans İmparatoru İoannis 6.Kantakuzinos döneminde, 1354 yılında; Bizans ile Galata arasında yapılan savaşta, Galata, Bizans`tan Pera Tepeleri`ni almıştır. Osmanlı döneminde, Galata idari bölge olarak sürekli genişlemiştir. Uzun yıllar, İstanbul`un, Haliç`in kuzey bölgesinde kalan bölümünün tamamı Galata`ya bağlı olduğu gibi; Marmara Denizi çevresindeki Mudanya, Kapıdağ, Erdek ve Bandırma da, Galata Kadılığı`na bağlıydı. Buralarda Galata Mollası adına görev yapan birer naip bulunurdu.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu sıralarda, bugün; Kurtuluş (o zamanki adı Tatavla), Feriköy, Osmanbey, Şişli, Nişantaşı, Teşvikiye, Maçka diye ayırdığımız ve Şişli ilçesinin ana bölümünü oluşturan alan da, idari bölge olarak (o zamanlar Pera denilen) Beyoğlu`na bağlıydı. Ayrıca bu bölgelerle, Pera denilen bölge arasında, önemli bir kültür bütünlüğü de vardı. Cumhuriyet`in ilk yıllarında, bugünkü İstanbul (eski livaların yerine geçen) üç vilayetten ve Çatalca`dan oluşuyordu. Bu üç vilayet İstanbul, Üsküdar ve Beyoğlu`dur. Mete Tunçay`dan aldığımız bilgilere göre; 1925-1926 Türkiye Cumhuriyeti Devlet Salnamesi`nde, Beyoğlu Vilayeti 305.577 nüfusa sahip görünmektedir. Mülhakatı: Yeniköy Mıntıkası, Ayas Ağa Karyesi, Dikilitaş, Mecidiye Karyesi, Kuruçeşme Mahallesi`dir. 30 Mayıs 1926 tarih ve 877 sayılı Teşkilat-ı Mülkiye Kanunu ile Beyoğlu, kazaya çevrilip, İstanbul`a bağlanmıştır. Şişli ilçesi, 1954 yılında kurulmuştur. Bu yıla kadar; Şişli, Beyoğlu İlçesi`ni oluşturan bucaklardan biriydi. Diğer bucaklar; Kasımpaşa, Galata, Hasköy, Taksim ve Beyoğlu merkez bucağıydı. Bugün Beyoğlu dediğimiz idari bölge, kuzeyi Şişli ve Beşiktaş ilçeleriyle çevrili, diğer yönlerden Haliç`e ve Boğaziçi`ne dayanan 8.76 kilometrekarelik bir alandır. Başlıca semtleri şunlardır: Taksim, Cihangir, Fındıklı, Kabataş, Tophane, Galata, Tünel, Galatasaray, Tarlabaşı, Talimhane, Yenişehir, Hasköy, Kasımpaşa, Sütlüce.
Kültürel Sınırlar
Her şeyden önce, Beyoğlu`nun ayrıca tanımlanacak bir kültürü var mıdır; ya da var mıydı? Bu soruların cevabı bile tartışmalıdır. Türk Dil Kurumu`nun yayımladığı "Türkçe Sözlük"de, "Kültür" sözcüğünün , burada kullanılan anlamdaki açıklaması şöyledir:"Bir topluluğun tinsel (manevi) özelliğini, duyuş ve düşünüş birliğini oluşturan gelenek durumundaki her türlü yaşayış, düşünce ve sanat varlıklarının tümü." "Beyoğlu`nun kendine özgü bir kültürü hatta yaşama biçimi olmadı." Doğan Hızlan böyle yazıyor. Paylaşılması zor bir görüş. Kentlerin ve bazı mahallelerin, onların ulusal kültür içinde tanımlanmalarını sağlayan özelliklerinin olduğunu kabul etmemek zordur. Beyoğlu`nun da, böyle bir kentsel alan, ya da mahalle olduğu kesindir, tartışılamaz. Bizans Dönemi`nde, yabancıların, Osmanlı Dönemi`nde gene yabancıların ve Hristiyan Osmanlılar`ın çoğunlukta yaşadığı bir alan olması; Beyoğlu`nun daima, İstanbul`un diğer bölgelerinden farklı bir kültüre ve yaşam biçimine sahip olmasına neden olmuştur. Bu farklar, kimi zaman keskin çizgili, büyük ayrılıklar biçiminde görülmüş; kimi zaman azalmıştır.Ama daima var olmuştur. Beyoğlu`nun ayrı ve özgün bir kültürü olmasaydı, yaygın bir biçimde "Eski Beyoğlu" ne oldu diye; televizyonlarda, gazetelerde, dergi ve kitaplarda sorar, bunun için üzülür müydük?
Beyoğlu, fiziksel alan olarak yerindedir. Çok şükür; 1894 Depremi`nden bu yana, doğal bir yıkıma uğramamış; 1909`da Hareket Ordusu`nun İstanbul`a girişinden sonra, topların patlayıp, binaların yıkıldığı silahlı çatışmalara sahne olmamıştır. "İmar" etmeye yeni başladığımız için, yapılarının önemli bir bölümü şimdilik yerindedir. Ama değişen bir şey vardır. Bunun için üzülenler, abartmalı bir nostaljiyle dövünenler vardır. İşte bu değişiklik; O`nun kültürel yaşamında olmuştur.
Beyoğlu`nu, Beyoğlu yapan; burasını, belki de yalnız İstanbul`da değil, tüm Avrupa`da, Doğu Kültürü ile Batı Kültürü`nün en karmaşık biçimde birbirine girdiği bir alan yapan, kozmopolit bir kültürün varlığı kesindir. Bu kültürün özellikleri ve sınırları konusunda anlaşmak varlığını kabul etmek kadar kolay değildir. Bu bölümde, bu kültürün fiziksel sınırları çizilmek istenmektedir. Yani, bu kültürün yaşamış olduğu ve yaşadığı yaşadığı sokaklar saptanmaya çalışılmaktadır.
Son yıllarda Beyoğlu üstüne yazılmış anıların büyük bölümünde, Beyoğlu denilince; yalnızca İstiklal Caddesi`nden, Meşrutiyet Caddesi`nden, Tarlabaşı Caddesi`nden ve bu üç caddeyi birbirine bağlayan birkaç sokaktan söz edilmektedir.Böyle düşünmenin doğru olmadığına inanıyoruz.
Beyoğlu`nun yukarıda sözü edilen bölgesinde ve Bankalar Caddesi gibi diğer bazı bölgelerinde, O`nu İstanbul`un diğer bölgelerinden kolayca ayırabileceğimiz bir mimari yapının olduğu açıktır. Ama bu mimari yapıya bakarak, Beyoğlu`nun eski ya da yeni kültürel sınırlarını çizmek de bizi aldatır. Aslında şimdilik bu mimari özelliği taşıyan yapıların büyük çoğunluğu ("imar" etmeye yeni başladığımız için) hala yerinde durduğu halde; Beyoğlu`nda pek çok değişiklikler olduğu ortadadır. Çünkü mimari görünüş de, bir kentsel alana özelliklerini veren kültürel unsurlardan olsa da, özellikleri yalnızca yapılara bağlayamayız.
Bu mimari özellikleri taşımamakla birlikte; yüzlerce yıldır Galata rıhtımlarında, gemiden indirilen ve gemilere yüklenen malların peşinde koşmakla geçimini sağlayan, kozmopolit kalabalığın yaşadığı kenar sokakları Beyoğlu saymazsak neresi sayacağız?Bu kozmopolit kalabalık, yüzlerce yıldır, limana girip çıkan mallardan kendisine küçük, hatta küçücük bir pay koparmak için yaşamıştır. Elleriyle gemileri yükleyip boşaltmıştır. Limana girip çıkanlardan pay alanların, kendilerine de ufacık bir pay vermesi için, yapmadığı iş kalmamıştır. Bunların katipliğini, meyhaneciliğini yapmıştır; terziliğini, hamallığını, orospuluğunu yapmıştır.
Bu insanlar, yalnızca İstiklal, Meşrutiyet ve Tepebaşı caddelerinde değil; bu caddelerden, Dolapdere`ye, Kasımpaşa`ya, Galata rıhtımlarına, Tophane`ye, Fındıklı`ya inen yokuşlarda yaşamıştır. Azalarak da olsa hala yaşamaktadırlar. Sait Faik, bu yokuşlardan Dolapdere`ye doğru inenleri şöyle anlatmaktadır:"Bir tarafında randevu evlerinin, öte tarafta umumi evlerin kaynaştığı bölge...Karidesçiler, elektrik amelesi, ekmekçi, sirkeci, marangoz çırağı, garson, berber, akordeoncu, kitaracı, bar artisti, revü figüranı, terzi çırağı gibi esnafın birbiri üzerine yığıldığı yokuşta, birbirine karışmış her din ve mezhep, Türk, Rus, Ermeni, Rum,Nasturi, Arap, Çingene, Fransız,Katolik, Levanten, Hırvat, Sırp, Bulgar, Acem, Efganlı, Çinli, Tatar,Yahudi, İtalyan, Maltız, daha her türlü milletin birbirine karıştığı bu garip mahalleden sel yatağına her akşam küçük figüran kızlar iner. Onların ve terzi kızların arkasından berber çırakları yürür; berber çıraklarının arkasına da burma bıyıklı bir Arnavut takılır."
İşte, kaçınılmaz olarak, bu kişilerin yaşamış olduğu ve halen son kalıntılarına rastlanılan alanı, Beyoğlu`nun kültürel sınırı kabul edersek, bu sınırlar şöyle çizilebilir:
a) Deniz tarafından çizilen sınırlar: Kasımpaşa İskelesi`nden başlar. Galata Köprüsü`ne kadar, Haliç; buradan Dolmabahçe Meydanı`na kadar Boğaziçi tarafından çizilir.
b) Kara sınırları: Dolmabahçe Meydanı, Dolmabahçe Gazhanesi Sokağı (İnönü Stadı`nın önünden Taksim`e doğru çıkan yol), Gazhane Bostanı Sokağı (Dolmabahçe Gazhanesi Sokağı`nı, Taksim`e değil de, Taşkışla`ya bağlayan yol), Askerocağı Caddesi (Taşkışla`dan Divan Oteli önüne gelen yol), Cumhuriyet Caddesi (Divan Oteli önünden, Elmadağ Caddesi`nin köşesine kadar olan bölüm), Elmadağ Caddesi (Cumhuriyet Caddesi`yle Yenişehir Dere Caddesi`nin, Dolapdere Caddesi`yle birleştiği köşeyi bağlayan yol), Yenişehir Dere Caddesi, Irmak Sokağı, Kurtuluş Deresi Sokağı (Bu üç sokak da, Dolapdere`den doğru gelen sel sularını, Kasımpaşa Deresi`ne doğru akıtan eski sel yatağını izler), Bahariye Caddesi (Bu cadde Kasımpaşa`yı ortadan bölüp, Haliç`e doğru uzanır), Kasımpaşa İskelesi.
 
< Önceki   Sonraki >