Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa
Nokta Dergisi 'nden Yazdır E-posta
Çarşamba, 11 Temmuz 2007
"Benim Giritli Limon Ağacım" adlı belgesel için A. Nedim Atilla ile Nokta Dergisi’nde yapılan söyleşi:

 

Kendinizi tanıtır mısınız bize?

Benim adım Nedim Atilla, 26 yıllık gazeteciyim. Şu anda Akşam Yayın Grubu’nun İzmir Bölge Müdürlüğü’nü sürdürüyorum ama daha önce İzmir’deki başka gazetelerde de görev almıştım muhabir olarak, yönetici olarak ama onun ötesinde tarih araştırmaları yapıyorum. Tarih araştırmalarından çıkardığımız bir takım sonuçları da kitap olarak yayınlıyoruz. Mümkün olduğunca bölgemizin zengin tarihini bu dönemin tanıklığında bir yerlere ulaştırmak amacını güdüyor çalışmalarımız. Diyoruz ki bir şeyler yazalım. Bize düşen görevi yerine getirelim. Bize düşen görev kitap çıkarmaksa, sizin yaptığınız bir belgesele katkıda bulunmaksa bunu yapalım diye uğraşıyoruz. Bugün de sanıyorum mübadele üzerine sizlerle konuşacağız.

Evet. Şimdi ben sizin birçok farklı konuda farklı çalışmalarınız olduğunu biliyorum ama özellikle mübadele sanki biraz daha özelmiş gibi geldi bana.

Doğru söylüyorsunuz. Şöyle, ben mikro tarih çalışmaları yaptım bugüne kadar. Örneğin İzmir Demiryolları kitabım benim yüksek lisans tezimdir. İzmir posta tarihi, İzmir mutfağı, 1927–28 İzmir için Fransızcadan yaptığım bir çeviri. Daha sonra Nezih Öztüre ile beraber yaptığımız kitaplar var. Mutfak kitapları, Urla, Mobolla, Muğla, Adabeyi, Ayvalık, Alaçatı, Bergama, Parşömen. Şu anda Foça üzerinde çalışıyoruz. Eninde sonunda gelip o bölgenin insanına ait bir şeyleri yansıtmaya çalıştığınızda karşınıza mübadele çıkıyor. Çünkü hem buradan gidenlerin, hem buraya gelenlerin mutlaka kurdukları ilişkiler içinde mübadelenin bir yeri var.
Şimdi ben Foça’yla ilgili bir kitap yapıyorum. Nea Foça’ya gitmem gerekiyor, Alkildik yarımadasında. Çünkü orada buradan giden Foçalıların orda kurdukları Nea (yeni) Foça diye bir yer var. Bizim bildiğimiz Yeni Foça'dan başka, Yunanistan’da da Yeni Foça diye bir yer var. Oradaki insanlarla konuştuğunuzda buranın öykülerini dinliyorsunuz. Foça’ya gidip geldiğinizde ise Midillililerin öyküsünü dinliyorsunuz. Çünkü gerçekten de dünyanın en eski göç yolları olması nedeniyle Anadolu, doğudan batıya uzanan bir yarım ada, bütün göç yollarını içinde barındırması nedeniyle, hemen ötesindeki adalar ve kıta Yunanistan’ı bu göç yollarını gidiş gelişli doğudan batıya, batıdan doğuya, tarih içerisinde de yüzlerce kez kullanıldığı bir yer olmuş. Ege denizi aslında bir göç denizi. Ege denizinin bu göç denizi oluşu için de ister istemez Foça’da, işte Libninlilerle, Midillililerle, Girit’te Alaçatılılarla, Alaçatı’da Giritlilerle, Ayvalık’ta Giritlilerle, Atina yakınlarında Ayvalıklılarla, Midilli’de Ayvalıklılarla… yani inanılmaz bir şey var.
Özellikle 17 ağustos 1999’da meydana gelen depremden sonra iki ülke arasında başlayan yakınlaşma çerçevesinde, zaten mutfağı bir, müziği bir, davranışları, günlük hayattaki konuşmaları, birbirlerine selam verişleri, kahvaltıları, öğle yemekleri, akşam yemekleri birbirine çok benzeyen iki milletin, aslında bir denizin kıyısında beraberce yaşamakta olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Sadece bunların dinleri ve dilleri farklı ama davranışları, ilişkileri o kadar birbirine benziyor ki, bu benzerlikler ister istemez bize bunun tarihsel kökenlerine inmemizi gerektiriyor. Bu tarihsel kökenlere baktığınızda hakikaten, antik çağ Iyonya’sından başlayarak, İyonya 12 kentinden başlayarak, günümüze kadar gelen süreçte, çok inanılmaz benzerlikler olduğunu görüyoruz. Yani bugün bunlarla birbirimize benziyoruz ama bu benzerlik bugünün işi değil. Bu benzerlik bin yılların işi. Biz bin yılardır birbirimize benziyoruz. Şimdi burada mübadeleyle ilgilenmek; bütün bu tarih araştırmalarını yaparken kaçınılmaz bir süreç olarak dikkat çekiyor. Mübadeleyle ilgilenmediğiniz zaman eksik kalacak bir şeyler. Mecbursunuz mübadele ile ilgilenmeye.

Sizin mübadeleyle ilgilenmenizin özel bir nedeni var mı? Bilim insanı olarak mecbursunuz bunu anladım. Duygusal olarak?

Bir tarih araştırması yapıyorsanız ve tarih araştırması yaparken kendinize çerçeveyi, Batı Anadolu Uygarlıkları diye koyduysanız mübadele bunun içinde çok önemli bir yer tutuyor. Bu tarih araştırmacılığının bir gereğidir. İkinci konu ben bir mübadele çocuğuyum. Şöyle, benim anneannem Hanyalı. Girit’in Hanya kentinde doğmuş bir insandı. 1903te orada doğmuş, 1988de kaybettik kendisini. Ayvalık’ta, oradan Ayvalık’a gelmiş. 1923 mübadelesinde Girit’te kalan son ailelerden bir bölümü olarak en son gelenlerden benim anneannem. Annemin babaları Midilli göçmenleridir. Dedem Midilli’den Ayvalık’a gelmiş. Anneannem Girit’ten Ayvalık’a gelmiş. Ayvalık’ta tanışıp evlenmişler. Benim annem Ayvalık doğumlu. Biz daha sonra Karşıyaka’ya göç etmişiz. İzmir’de büyümüşüz. İşin o tarafı ayrı. Ama biz hep Ayvalık, Dikili, Bergama, Edremit, Çandarlı, Karşıyaka’yı içeren İzmir’in kuzeyindeki bir bölgenin çocuğu olarak büyüdük. Bütün akrabalarım, herkes yani, göçle, mübadele ile gelen herkes buralara yerleşmişti ve bizim çocukluğumuz mübadele öyküleri dinleyerek geçti. Eski güzel günler konuşularak geçti. Güzel şeyleri anlatırlarken bir de Türkçe anlatırlardı, Türkçe konuşmaya çalışırlardı. Türkçeleri çok düzgün değildi biliyor musunuz? Yani böyle, Türkçelerinde her zaman böyle bir şey dikkati çekerdi. Bir başka dilde ama kendi aralarında bizim duymamızı istemedikleri konularda Rumca konuşurlardı. Hatta Rumca da değil Giritçe dedikleri, bugünkü çağdaş Yunanistan'dakilerin anlamasının bile çok zor olduğu bir dil konuşurlardı, buna Giritçe derlerdi. Bu Girit dilinde çok enteresan bir iletişimleri vardı. Birbirlerine küfürleşirken de Giritçe küfürleşirlerdi. Biz öğrenmeyelim diye.
Mübadele işini araştırırken burada tabi bir parantez açmak istiyorum, çok enteresan şekilde, bizim ailemiz bize Rumca öğretmedi. Ben Rumca bir şeyler biliyorum bugün, Rumca anlıyorum konuşulanları, derdimi birazcık anlatmaya çalışıyorum ama bunları ben kendi çabamla öğrendim. Çünkü bizim ailemiz prensip olarak o dili öğrenmemizi istemiyordu. Yunanistan için tam tersi. Mesela benim yaşıtlarım çok iyi derecede Türkçe biliyorlar. Soruyorum sen bunu nereden öğrendin? Benim çok sevgili dostlarım var işte: Girit’te, Midilli’de, Sisam adasında, İstanköy’de.. Annem öğretti, babam öğretti, dedem öğretti, niye öğretti? Türkçeyi öğrenmek lazım, Türkçe önemli dildir diyor. Yani böyle bir şey olmuş. Sanıyorum burada şu var, bu sorunun cevabı biraz şey, Osmanlı’nın, bir emperyal devletin içinde ana devletle sömürge arasındaki ilişkiler belki bunu açıklayabilir, yani bu spekülatif bir yaklaşımdır, bunun çok bilimsel, henüz daha ayaklarını yere basan bir şey yapılmadı, ama bu gerçektir. Mübadele çocukları kendi çocuklarına Türkiye'de Rumca öğretmediler. Öğrenenler çok az. Buna karşın oraya gidenler Türkçe öğrettiler çocuklarına. Tabi ben mesela.
Bir araştırmamızda şöyle yazmıştık: “bahri sefir”in de başkentidir İzmir demiştik. Bahri sefir, Ege adaları demektir. Ege adalarının tamamının yüzü İzmir’e çevrilidir. Yani bugün de öyle, Midilli’nin yüzü de oraya çevrili. Şimdi genel olarak iki nedenle bakmak zorundasın. Bir bilim insanı, iki duygusal olarak bakmak zorundasın. Çünkü bir mübadele çocuğusun. Mübadeleyi nasıl yorumluyorsun genel olarak. İki şekilde yanıt verebilirsin; bir bilim insanı olarak, iki mübadele insanı olarak. İkisinin de cevabı aslında aynı şey, öncelikle şu mübadillerle, çok sözlü tarih çalışması yaptım ben. Birinci kuşak mübadiller gerçekten de birer pırlantaydı bizim için. Hemen her gün birini kaybediyoruz. Birinci kuşak mübadiller derken şunu kastediyorum, gençliği Midilli’de geçmiş, gençliği Girit'te geçmiş orada doğmuş, bir kere öncelikle 16–17 yaşında buraya gelen nesli kaybettik çok az insan kaldı. Çünkü 1923 mübadelenin son tarihi, onlar 1905–6–7 doğumluydular; onları kaybettik. Şimdi elimizde son kalan; hakikaten onlar birer yakut, birer elmas, birer pırlanta değerinde, ora doğumlu olan birinci kuşak mübadilleri. Onlarla ben çok söyleşi yaptım. Tamamının ortaklaştığı şuydu: Allah bir daha o günleri göstermesin. Yani hepsi ortak olarak bunu söylüyorlardı. Çok zor günler geçirmişler.
Mübadele kolay bir şey değil. Siz bir gün mutfağa giriyorsunuz, yemeğinizi yapıyorsunuz çocuklarınız için, mesela Çobanhisarlı bir kadının anısını hiç unutmam, Atina’da dinlediğim Rum bir Anastasia teyze vardı. Çobanhisarlı bizim Turgutlulu. “Sabahleyin börülce pişirmeye kalkıştık çocuklara, yemek ocakta kaldı. Öyle çıkıp geldik.” Çok dramatik bir şey, çok trajik bir şey tabi. Benzeri hikâyeleri bizimkilerden de dinledik. Anneannem hep merdiven altında, onları alıp götürmesinler diye, nasıl saklandıklarını anlatırdı. Anneannemin bütün ömründeki en önemli kâbus oydu: merdiven altına saklandığı gün. Merdiven altında birileri onu götürecek diye kaygı içinde bekleme hali. Düşünün, 5–6 yaşındaki bir çocuğun geçirdiği travmayı. O travma, onun bütün hayatına yansımıştı. Fakat enteresan olan düşmanlık yoktu biliyor musunuz? Yani iki tarafta da konuştuğumuzda, iki tarafta da; hem Yunanistan’da yaptığımız sözlü tarih çalışmaları, hem bizim Türklerle yaptığımız sözlü tarih çalışmalarında böyle bir kin, nefret, böyle çok sürdürülebilir bir öfke, bunlar yoktu. Belki de acıların üzerinden zamanın geçmiş olmasının etkisiyle. Fakat o günler akla geldiğinde hepsinin ortak kanısı o, dediğim gibi “Allah bir daha o günleri göstermesin” derlerdi.
Düşünsenize Giresun gemisi var, Giresun gemisi bu mübadelenin bence önemli, özellikle Girit’ten gelenler için önemli bir sembolü. Giresun gemisinde 40 tane kamara var. Hadi bu kamaralara 4’er kişi binsin, 160 kişi binebilir. Giresun gemisiyle her seferinde 800–900 kişi taşınmış. Giresun gemisi Girit’ten kalkıyor, Tarsus limanına gidiyor. Giresun gemisi Girit’ten kalkıyor, Kuşadası’na geliyor. Giresun gemisi Ayvalık’a geliyor ve içinden daha önce hiç görmediğiniz… Onların ruh haline bir dönelim yani. Bir gün doğduğunuz, büyüdüğünüz, yemeklerine alıştığınız, arkadaşlık yaptığınız, oralarda bulunmaktan çok haz duyduğunuz bir topraktan birileri size diyor ki hadi gidiyorsunuz ve yanınıza sadece günlük eşyalarınızı alabilirsiniz. Başka hiçbir şey alamazsınız. Günlük kullanımdaki eşyalarınızı, fotoğraflarınızı alabilirsiniz ve bir gemiye biniyorsunuz, bir limana iniyorsunuz ve o liman hiç bilmediğiniz bir liman, hiç tanımadığınız bir liman ve o liman aniden sizin yeni vatanınız olacak. Çok kolay değil.
Doğru bir laf vardır mübadele için söylenen, iki kere yabancı derler. Çok doğru bir laftır o. Hakikaten bu insanlar iki kere yabancıdır. Bir kere geldikleri yerde yabancıdırlar, iki yanaştığı yerde. Benim çocukluğumda Karşıyaka’da hep anlatırlardı işte, iki tarafın da gavuru olmak gibi. Gavur, kafir sözcüğünün aslında dilimize dönüşmüş hali. İslam’ın içinde, genel hoşgörünün içinde pek olmaması gereken bir şey, ama onlar mübadillere gavur muamelesi yapmışlar. Yarım gavur muamelesi. O niye? Çünkü hakikaten buraya gelenler içinde Türkçe hiç bilmeyenler var. Buradan giden Rumların içinde hiç Rumca bilmeyenler olduğu gibi. Çünkü şarkıları türküleri dinliyorsunuz, yemek isimlerine bakıyorsunuz, mutfak ve müzik ortak kültürün çok önemli bir bölümünü oluşturuyor. Her şey ortak, Türkçe ve Rumca. Zor. Bütün bu zorluklar içinde bakıldığında insanlar hakikatten çok zor bir şekilde tutunmuşlar.
Buraya gelenlerin sayısı 400–450 bin kişi kadar, resmi mübadele ile gelenler tabi, daha önceden gelenler var, onu tam olarak bilemiyoruz. Buradan giden Rumların sayısı 800–900 bin kişi. Nereden baksanız da 1923 dünyasında 200–300 bin kişinin yer değiştirmesi çok büyük bir operasyondur aslında. İşin bilimsel yönüne gelince, tarihsel yönüne gelince bu kaçınılmazdı. İki türlü kaçınılmazdı. Bir, hakikaten Yunanlıların emperyalizmin oyununa gelerek İzmir’i işgal etmeleri, İzmir’i işgal ettikten sonra buralarda akıl almaz mezalimler yapmaları, yaptıkları inanılmaz zalimce işlerden sonra Batı Anadolu’daki Rumların burada kalma ihtimali yoktu zaten. Hakikaten o 3 yıl iki tarafın da unutmak istediği bir 3 yıl. Keşke emperyalizmin oyununa gelmeselerdi de bunlar olmasaydı. İtalyanların işgal ettikleri Fethiye gibi, Muğla gibi yerlerde, hiç bu işlere karışmayan, yüzlerce binlerce Rum, kurunun yanında yaş da yanar misali, mübadeleden sonuç olarak buradan sürüldüler belki ama, gerçekten de İzmir’de, Manisa’da, Turgutlu’da, Salihli’de, Alaşehir’de, Kula’da maalesef Rumlar bu işlere karışmışlardı yani. O kötü işlerin parçası olmuşlardı. Ödemiş’te filan anlatılan, bugünlerde Ödemiş’te bir kurtuluş savaşı kahramanımız Dr. Mustafa Bengisu’nun hayatının redaksiyonuyla uğraşıyoruz bir yandan, hakikaten kurtuluş savaşında Ödemişli Rumların yaptıkları kolay anlaşılabilir bir şey değildir.

Türkiye’deki ve Yunanistan’daki mübadil çocuklarını nasıl görüyorsunuz?

Valla dünyadaki genel gidişatla da çok ilişkisi var bu durumun. Yani dünyada bir tek-tipleştirme, Mc Donald’laştırma var ya gençleri, o marka tutkunu gençler filan Türkiye’de de, Yunanistan’da da var. Yani benzerlikleri görüyoruz. Onlar için geride kalmış, eskimiş değerlerin çok da önemi yok bazen. Bizim yaşıtlar, yani şöyle söyleyelim, mübadillerin çocukları değil de torunları, bu işle ilgili olan son kesim gibi görünüyor. Bizden sonraki kuşak çok da ilgiliymiş gibi görünmüyor. Ama tabi bu tamamen gözleme dayalı bir şey. Mübadelenin bu insanların hayatını altüst etmiş olması çok şey. Burada bütün mesele sanata düşüyor. Size düşüyor, belgeselcilere düşüyor. Sinemacılara düşüyor. Şimdi mesela Politika Kuzina diye bir film oynadı. Bu film gerçekten enteresan bir göç filmi. Ve orada yaşananları tanımlamak açısından çok dramatik bir filmdir. Astronomi- gastronomi ilişkilerini anlatması açısından ilginç olduğu kadar. Bence mümkün olduğunca yeni kuşakların bir bellek tazelemesine ihtiyacı var. Yani, onlara biz ne yapmalıyız da, onların belleklerini toplamalıyız. Hafızalarını bir şekilde yenilemeliyiz ve buraya getirmeliyiz. Onlar nasıl bunun farkına varmalılar. İşte bu tür belgeseller belki bu sorunun cevabı olur.
Şu var; çiftetelli oynamaktan iki taraf da hoşlanıyor. Çiftetelliyi de çiftetelli diye Türkçe adıyla oynuyorlar. Zeybekika oynuyorlar, Samos’ta, Sisam adasında, hatta dönemin dışişleri bakanı Yorgo Papandreou oynuyordu. Adı da “Zeybekiko” zaten orda oynadıklarının. Yemekler işte, imam bayıldıyı hep beraber yiyoruz. “O yemek sizin, bu yemek bizim diyorsunuz”, peki imam da mı sizin diyoruz onlara. Onlar imambayıldı bile demiyorlar, “kısı imam” diyolar, imamın yemeği gibi. Ben şunu iddia ediyorum, İzmir’den çıkan bir insan, hiç başka bir dil, buradan Yunanistan’a gider, hiçbir kelime Rumca bilmeden karnını doyurabilir. Çünkü o kadar çok ortak yemek sözcüğü var ki. Yeni nesle, üçüncü dördüncü nesle bunu biraz anlatmak lazım, yani köklerini anlatmak lazım. Ama işte dünyada, bu küreselleşme, bizi biraz bu mono kültürlere doğru itiyor. Bir yandan bu mikro milliyetçilikleri destekliyor küreselleşme. Mikro milliyetçilik küreselleşmenin temel argümanlarından bir tanesi olduğu için, bir süre sonra insanlar bunun farkına varacaklardır. Yani unutturmamak lazım. Niye? Çünkü dünyada böyle bir şey bir daha olmadı.
Mübadele, iki ülke arasında anlaşarak nüfusun yer değiştirmesi, Türkiye’yle Yunanistan arasında oldu. Ben bir tane örnek biliyorum, ikinci örneği yok bunun, bir defa oldu. 30 Ocak 1923’te İsmet Paşa’yla Venizelos anlaştılar ve Lozan anlaşmasını gerçekleştirdiler. Biraz önce onu söylüyordum; iki nedeni vardı. Lozan’ın sürdürülebilirliği için bizim Misak-ı Milli sınırlarını gerçekten oluşturabilmemiz için, Lozan’dan bir sonuca ulaşabilmemiz için böyle bir ön anlaşmaya ihtiyaç vardı. Bu kaçınılmazdı. Bunu ben gözlemliyorum çünkü. Evet, keşke olmasaydı, ama kaçınılmazdı. Yunanistan’da üçüncü kuşak, nerelisiniz sorusuna, aslen Selçukluyum derken, Türkiye İzmirliyim vs diyor. Sizce neden? 23,01:Bu anavatanı benimseme şeyi. Aidiyet duygusu. Bunun nedenini açıklayacak yegâne şey budur. İnsanın kendini nereye ait hissettiğiyle ilgili bir şey bu. Bana sorarsanız ben de Karşıyakalıyım diyorum. Ama dedem rahmetli, biz aslen Midilliliyiz derdi. Onlar öyle derlerdi ama şimdi Ayvalık’ta, kimse ben Giritliyim demez. Herkesin dedesi ya da ninesi Girit’ten ya da Midilli’den gelmiştir. Ben kimsenin Girit’ten ya da Midilli’denim diyeceğini düşünmüyorum. Buradan gidenler çok rahat, biz İzmirliyiz aslen, diyorlar. Ben Pire’de çok karşılaştım. Benim yaşımda bir adam ben İzmirliyim diyor. Yahu sen İzmir’de mi doğdun, yok Atina’da doğmuş ama, kendini İzmirli hissediyor. Bu bir şeyi benimseme, aidiyetle ilgili. Ama şimdi insan Atina’ya bakıyor, İzmir’e bakıyor. Yani nereli olursun. Hani ben de olsam İzmirli olurum, Atina çok güzel bir şehir değil çünkü. Açıkça söyleyeyim yani. Baktığınızda evet evet ben İzmirliyim diyor, anlıyorum yani ben onu. Çünkü Atina baktığınızda küçük küçük beton yığınlarıyla dolu bir şehir, dört milyon nüfuslu.

Asimilasyon mudur bu sizce?

Burada bir asimilasyondan bahsedilemez. Belki gönüllülük çerçevesinde, gönüllü zorunluluklar olmuştur. Ama bir zorunlu asimilasyondan bahsetmek mümkün değil. Gitmek isteyen herkes gitti. Kalanlara dediler ki, olay çok netti, Yunanistan’da kalmanın koşulu Müslümanlıktan vazgeçip Hıristiyan Ortodoks tebaasına geçmek, Fener ya da Atina Patrikhanesi’ne bağlı olduğunuza dair bir yeminde bulunmak orada, kelime-i şahadet getirmek de burada kalmanın tek koşuluydu. Fakat onların nüfuslarına D harfi yazıldı, yani “dönme”. Maalesef onlara, özellikle Aşkale’de, şurada burada yol vergileriyle, hayatın bir bedeli ödetildi. Aynen 1492’de İspanya’da olduğu gibi. Ben din değiştirdim kaldım demenin de bir bedeli vardı, öyle kolay olmadı. Orada kalanların da ben dinimi değiştirdim ve burada kaldım dediklerinde, onlar o yabancılıktan kurtulamadılar. Burada da ilk kuşak kurtulamadı. Ben çocukken birilerinden bahsederken “ ya bırak onlar dönme” derlerdi. Dönmeyi tabi iki anlamda kullanıyorlar. Bir Selanik dönmeleri var, Sebatayistler, konumuzun çok dışında, bir de tam mübadele sürecinde “evet biz Müslümanız, gitmiyoruz” diyenler. Çünkü mübadele çok net, diyor ki; Anadolu’da Bozcaada ve Gökçeada, Tenados ve İmroz dışında ve İstanbul’da yaşayan Rumların dışındaki tüm Ortodokslar ile Batı Trakya’da ve Yunan adalarında ve Girit'te yaşayan tüm Müslümanlar nüfus mübadelesine tabi tutulacaktır, birinci madde bu. Çok net. Yani siz Bozcaada’da, İmroz’da veya İstanbul’da yaşayan Rum değilseniz, ya da Ermeni değilseniz gideceksiniz. Çünkü Ortodoks tebaanın iki unsuru vardı, Rumlar ve Ermeniler. Burada mesela Ermenilerin bir kısmı İzmir’de, biz Katolik Ermeniyiz diyerek kaldılar, Ortodoks Ermeni olmalarına rağmen. Böyle dönmeler oldu. Bir kısmı, özellikle Rumlar içinde, İzmir’de, İstanbul’da Katolik Rum olmadığı için, Katolik Rumlar var da bizde yoktu, onlar Katolik Rumuz diyemediler, Müslümanız diyerek kaldılar. Ama biliyorum ki onlar yine evlerinde Meryem ana için bir niş yapıp 15 Ağustosta ayin yapıyorlardı. Bunu yapıyorlardı yani, buna kimse bir şey diyemez. Hayat böyleydi ama onlar için de çok kolay olmadı.
İzmir gibi hoşgörü ikliminin daha yaygın olduğu şehirlerde, İzmir’de hala Rum kökenli insanlar var. Onların, normal olarak baktığınızda, Lozan anlaşmasına göre ve mübadele anlaşmasına göre burada bulunmamaları gerekiyor. Ama hoşgörü ortamı içinde onlar gitmişler bir şekilde, kilise açamamışlar tabii, o ayrı. Yani bir cemaat oluşturamamışlar. Ama kalmışlar. Aynı şekilde, çok sayıda Müslüman’ın da Batı Trakya’da, Atina’da, Atina’da bir cami yok bugün, çok büyük bir Fethiye camii var, Fatih zamanında yaptırılmış, ama bir folklor müzesi olarak kullanılıyor. Atina’da bir cami yok. Çünkü Lozan anlaşması Atina’da cami kurulmasını engelliyor. İzmir’de bir Ortodoks kilisesi yok. Çünkü Lozan anlaşması onu da engelliyor. Durum budur.

Bize biraz Girit’i anlatır mısınız?

Girit, bir efsaneler, söylenceler adası. Çok uygarlık gelmiş geçmiş, Akdeniz’in Kıbrıs’tan sonra ikinci büyük adası. Kuş uçuşu, 86 kilometre uzunluğunda 15 kilometre genişliğinde. Dağlık bir yapısı var, Anadolu ve Yunanistan’a çok benziyor bu anlamda. İda dağı, bizdeki Kaz dağıyla aynı ada sahip. 2998 metre yüksekliğinde. Bizim Kaz dağında anlatılan bütün efsaneler orada da anlatılıyor, çok enteresan şekilde İda dağı için. Yazlar sıcak ve kurak, kışlar ılık geçer. Akdeniz iklimine özgü bodur makiler vardır. İnanılmaz sayıda zeytin ağacı vardır, kendine özgü zeytin ağaçları, kendine özgü portakal ağaçları, özgün keçiboynuzu ağaçları. Ekonomisi tarıma dayalı, son dönemde ürettiği şaraplarla kendinden bahsettiren, çikudiyası var tabi size ikram ederiz birazdan, bizdeki rakı anlamında, anasonsuz rakısıyla ünlü bir yer. Girit ipeği bir dönem dünyanın en pahalı ipeğiymiş. Daha doğrusu, düzelteyim, iki ipek birbiriyle yarışırmış. Bir tanesi bizim Antakya’nın Suediya Sadakoru, biri de Girit sadakoru. Hatta anneannem çocukken çok kıymetli bir şeyden bahsederken, oooo derdi Suediya sadakoru gibi.
5–6 bin yıldır uygarlıklar var Girit topraklarında. Kar buz nedir bilmezler. Bir yerden hep eser Girit. En sıcak zamanda bile tabi ada olduğu için, ya kuzeyden ya güneyden doğudan batıdan bir yerden rüzgar eser. Otelde klimaya ihtiyaç duymazsınız yani. Fatih, Kanuni, 2. Selim, Sokullu Mehmet paşa, hepsi Girit’i almayı çok kafaya koymuşlar ama, Girit’i almak Sultan İbrahim’e, bizim daha çok deli diye bildiğimiz İbrahim’e nasip olmuş. Onun döneminde alınmış, 1669’da. O zamana kadar Venedik yönetimi var orda ve Venedik huzurlu bir yönetim sağlamıyorlar, orayı sömürülecek bir yer olarak görüyorlar. Osmanlı oraya, “Osmanlı’nın kutsal barışı”nı getirmiş. Adilane bir vergi yöntemi koymuş. Müslüman’a da Hıristiyan’a da Yahudi’ye de aynı ölçüde vergi uygulanmış. Girit gerçekten 1678’den 1850’ye kadar 150 yıl boyunca Akdeniz’in huzur adası olmuş. 150 yıl boyunca Girit’ten bir tane olumsuz haber gelmemiş Osmanlı’ya. 1821’de Osmanlı’dan ayrılmak için Mora yarımadası’nda başlayan ayaklanma içinde, Mora’dan gelenler Resmo ve Kandiya’ya, yani bugün Herakliyo’da yaşayan Türk boylarına saldırmışlar. İşte o zaman biraz sıkıntılı bir süreç başlamış. İsyanı Kavalalı Mehmet Ali Paşa gelmiş bastırmış en ağır yöntemlerle. 1830’da Yunanlılar, başlarına bir Almanı, Ottoyu kral olarak oturtup, bağımsızlığını ilan edince Osmanlıdan, Girit çok ciddi bir tartışma konusu olmuş ve Girit Osmanlı’da kalmış ama Mısır vekili Mehmet Ali Paşa’nın kontrolünde. Bunların büyük Yunanistan düşüncesi içinde Girit’i hep alıp götürmeye çalışmışlar. 1878’de adadaki Rumlar bir kez daha ayaklanmışlar. Halepa sözleşmesi diye bir sözleşme imzalanmış. Bu sözleşmeye göre, adanın nüfus yapısına uygun olarak bir meclis kurulmuş. Bu meclis, 80 üyeli bir meclis. 49 üyesi Rum, 31 üyesi Türk. Vali Rum, belediye başkanları, Heraklio’da yani Kandiya’da Rum, Resmo’da Türk, Hanya’da Türk olarak kabul ediliyor 1878’de. Üç önemli şehir var. Adanın genel valisi Rum, Heraklio’un belediye başkanı Rum, Resmo’nun ve Hanya’nın belediye başkanı Türk olacak, anlaşma bu. Fakat bu da çözüm olmamış. 89’da bir daha ayaklanma oluyor. Daha sonra Atatürk’ün yakın dostu olacak olan Eleftherios Venizelos bu ayaklanmanın başında. Venizelos, Yunanlılarla birleştiklerini ilan ediyor ve Türkler tabi ki bunu kabul edilemez buluyorlar. Yeni bir Türk Yunan savaşı çıkıyor Girit yüzünden. Fakat Yunanlılar bunun için gerekli şeyleri bulamıyorlar.
1897’de İstanbul’da yapılan anlaşma aslında en önemli kilometre taşı oluyor. O anlaşmaya göre Girit 15 yıl Osmanlı toprağı olacak ve 1913’te Yunanistan’a bırakılacaktır. Fakat bu 15 yıllık süreç içinde Halikarnas balıkçısının babası Şakir Paşa’nın bastırdığı bir ayaklanma var. O anlaşmazlıklar sonrasında hakikaten 20. yüzyılın ilk yılları Girit'te çok büyük sorunlarla boğuşuluyor. Aslında 22 Aralık 1898’den itibaren Girit'te Türk egemenliği, Türk bayrağı ancak temsili durumda kalır. İlk göç 1898’de olur. Girit’ten İstanbul’a. İlk Türkler o zaman terk etmeye başlarlar. 1669’daki yerleşme sırasında Anadolu’daki, yeniçerilerin de kökenini oluşturan Bektaşiler ile sarayın pek tek durmadığını, kontrol edemediğini düşündüğü bazı Alevi aileleri Girit’e gönderilirler. Fakat aslında bu Girit'te o hoşgörü ortamını yaratmakta faydalı olur. Alevi Bektaşi hoşgörüsü ile oradaki Hıristiyanlar uzun süre bir arada yaşarlar. Fakat dediğim gibi kara Yunanistan’ının oyuna girişiyle beraber sıkıntılı süreç başlar. 1908’de, Osmanlı’nın 2. Meşrutiyet’i ilan etmesi, biraz ortamı yumuşatır. İşler sanki düzene girecekmiş gibi gelir ama Balkan Savaşları’ndan sonra İtalyanların orayı yeniden işgali, diğer yandan Rodos, Kerpen, İstanköy, Patnos, Astipalya, Koçloba adalarını işgal etmeleri ile beraber gene sıkıntılı bir süreç başlar ve Girit’ten önemli ölçüde Müslüman nüfus, Türk nüfus Rodos’a göçer. Bugün Rodos’ta yaşayan 2500 tane Türk’ün 1000 tanesi Girit kökenli, Girit mahallesi hala vardır. 10 Ekim 1912’de yani asıl anlaşmadan bir sene önce, Yunan parlamentosu ile Girit parlamentosu birleşir. 10 Ağustos 1915 Bükreş anlaşmasıyla, ada Yunanistan’a terk edilir. 1913’ten 1923’e kadar geçen 10 yıllık süreçte, orada kalan Türk nüfusu için zor bir süreçtir. Özellikle Anadolu’nun işgalinden sonra iyice zorlaşır durum ve 1923’ün Şubat ayında Girit'te bir tane bile Türk kalmaz.

Neden sadece İzmir üzerine yazıyorsunuz?
Öncelikle çok önemli tarihsel bir kent olmasına karşın İzmir’in yeterince yazılmadığını düşünüyorum… Osmanlı’dan beri ‘gavur’ bilinen, çok renkli, çok dilli, en melez, en hoşgörülü, en batılı, en aykırı kent İzmir… Osmanlı’nın atladığı Rönesansı, Cenevizli ve Floransalı dostlarının yakın ilgisi ile fark edebilmiş bir kent. Müslüman ahalinin ilk kez ticaret yaptığı bir şehir. Özellikle Selanik’in 19.yüzyılın ilk yarısında önemini yitirmesiyle birlikte İmparatorluğun batıya açılan tek kapısı…

Ama ondan öncesi de var: Tarihin ilk edebi kimliği Homeros İzmirlidir. Laik düşüncenin temelini atan Anaksagoras Urlalıdır. Kenti bugünkü yerinde kuran Büyük İskender de, Roma’nın en romantik imparatoru Marcus Aereleus da İzmir’e âşıktır. Bizans’ın İstanbul Latin İşgalinde iken kullandığı iki başkent vardı: İznik ve Nif… Yani bizim Belkahve’nin altındaki Kemalpaşa… Büyük isyancı Simavne Kadısı Şeyh Bedrettin müridlerinden Torlak Kemal’in kentidir burası… (Aşiretin mezarları halen Karaburun köylerinde) Alevi-Bektaşi geleneğinin en özgür yaşadığı bölgedir… (A.Adnan Saygun, Yunus Emre Oratoryosu’nun ana temasını çocukluğunda Kemeraltı’nda ellerindeki değneği yere vura vura ‘bana seni gerek seni’ diye gezen dervişlerden duyduğunu söylerdi) 17. yüzyılda ortaya çıkan ilk mehdinin (Sabetay Zivi) şehridir. Anadolu’daki demiryolu macerası burada başlamıştır. İlk Hürriyet Şehidi İzmirli Tevfik Nevzat’tır… (II.Meşrutiyet ilan edildiğinde bugün de sapasağlam duran Damlacık’taki evinin önünde dul eşine kentteki, Türkler, Yahudiler, Ermeniler, Rumlar topluca saygı gösterisinde bulunmuşlardı) Kurtuluş Savaşı’nın ilk kurşununun atıldığı yerdir, Cumhuriyetin ilk muhalif seslerinin çıktığı şehir olduğu gibi…

Burada saymayı unuttuğum nice özelliklerinin kitaba dökülmemiş olmasını kentimiz için büyük eksiklik olarak görüyorduk. İzmir ‘aydınlanma’ demekti öncelikle ama bu bile yazılmamıştı. Dünyada İzmir üzerine yazılmış çok sayıda kitap olmasına karşın Türkçe’de yazılanları genel tarih anlatımı dışında yetersiz buluyorduk. Çok şey okuyor, çok şey biliyor olmamıza karşın bunları geniş kitlelerle paylaşamıyor olmanın üzüntüsünü duyuyorduk.
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina’nın seçilmesinden hemen sonra bir kent kitaplığı kurması ile birlikte yıllardır tuttuğumuz notları, belgeleri ve koleksiyon malzemelerini kitap haline dönüştürme olanağı bulduk. 4 kitabımız İzmir Kent Kitaplığından çıktı. Diğer ikisi özel yayınevi…
Bu çalışmalar İzmir’in sizin için hayli anlamlı olduğunu ortaya koyuyor…
Elbette başka kentlerin, başka öykülerini de yazmak istiyorum ama önce, doğduğumuz ve doyduğumuz topraklara yani İzmir’e olan borçlarımızı ödemeliyiz. Şehrimizin o kadar çok birikimi ve özellikle de bizim üzerinde çalıştığımız mikro tarih anlamında (mutfak gibi, posta ve demiryolu gibi) o kadar yazılmamış yanı var ki. ‘Batı’nın en doğusundaki, Doğu’nun en batısındaki kent’ tanımının İzmir’e daha uygun düşeceği kanaatindeyim. Ama bunlardan da öte bir anlamı var bu kentin benim için… İzmir’in hakkının yazın dünyasında verilmediğini düşünüyorum. Biraz Halid Ziya, biraz Samim Kocagöz, Tarık Dursun... Tanpınar’ın beş şehrinin içinde bile girememiş İzmir… Attila İlhan ile Necati Cumalı olmasa İzmir’in şiiri bile olmayacaktı denilebilir. Güzelliği ve kadri bilinmemiş, yaşanmamış, yaşatılmamış, gezmeye götürülmemiş, denizaşırı hayaller kurmasına izin verilmemiş, mektup yazılmamış, hep yalnız bırakılmış bir şehir İzmir… Bu anlamda kentimizin hakkını verme girişimi de olarak kabul edilebilir bizim bu cılız çabalarımız. Cılız diyorum çünkü kentin büyüklüğü karşısında daha büyük işler yapılmalı…

Sizi uzun bir habercilik döneminizden sonra ‘Tarihten Günümüze İzmir Mutfağı’ ile tanıdık…. Bu kitap özellikle Ege Bölgesinde en çok satan kitaplar arasında yer aldı… Şimdi ise bulunmuyor. Sizi böyle bir kitap yazmaya iten nedenler tek başına boğazınıza olan düşkünlüğünüzle açıklanamaz herhalde… Biraz bu kitap üzerine konuşsak…
Bu kitap şu günlerde ikinci baskıyı yapmak üzere… Bu kitabı yazarken sihirli bir deyimi yineledim sık sık: Gelenekleri güçlü ama genç ve dinamik bir toplumuz biz.
Çok inandığım bir “ülkesel tahlil” ve bu kitabın yazılmasında da temel ilke olduğu bir gerçek. Hem gelenekleriniz güçlü olacak hem de genç ve dinamik olacaksınız. Pek kolay olmasa gerek. Genç ve dinamik insan topluluklarının “globalleşme” denilen bu yeni dünya düzeninde tarihsel çağlar içinden gelen geleneklerini koruyabilmeleri mümkün mü? Bu soruya karşılık aradık bu kitapta… Türkiye 1950’lerde başladığı sanayi yolculuğunu sürdürüyor. Hızla içine girdiğimiz bilgi-teknoloji aşaması ekonomik değişimin yanında önemli toplumsal dönüşümleri de getiriyor. Büyük kentlerin tamamının yaşadığı ortak tehdit gecekondulaşma... Gecekondulaşma, tek başına, tek göz odaya bütün bir ailenin doluşması anlamına gelmiyor tabii ki. Ucuz sanayi işçisi yaratmak amacıyla 20 yıl boyunca gizli/açık desteklenen, fabrikaların çevresindeki hazine arazilerinin paylaşılması anlamına da gelen (ki 600 yıl boyunca padişahın mülkü olan bu arsalara bir şekilde sahip olmak, belki de yüzyılların intikamını almak demekti. Çok yaşa Çetin Atlan!) gecekondulaşmanın beraberinde getirdiği yeni kültür diğer kentlerde olduğu gibi sevgili İzmirimiz’de de önemli sorunların başında gelmektedir. Yeni gecekondu kültürü kendi müziğini, kendi yemeklerini kendi yaşam tarzıyla birlikte yaratırken, eski kültürle bazı noktalarda kesişiyor, bazı noktalarda da ise buluşmaya, uzlaşmaya hiç yanaşmıyor.
Yemek kültürü de kesişmelerin zor gerçekleşeceği alanlardan biri. Her ne kadar İzmir’deki ocakbaşı lokantalarında artık “fava” veya “haşlanmış cibez” bulunuyorsa da aradaki fark yine de dağlar kadar.
Kuşkusuz bir başka sosyolojik tehdit ise, Batı aydınlarının “Toplumun Mcdonald’slaştırılması” diye özetledikleri durum, yani fast-food kültürünün her şeye egemen olması. Bu kültüre karşı da, geleneksel mutfakları savunan gruplar da hızla gelişiyor. Mutfakta geleneği savunmak en temel zorunluluklardan biri haline geliyor. Yaşamaktan hala keyif aldığımız bu kentin yeme-içme kültürü de gerçekten zor bir dönem geçiriyor ve hızlı dönüşümler yaşıyor. Benim bu kitabı anısına yazdığım sevgili anneannemle birlikte kaç yemeğin öldüğünü de bilmiyoruz. Herkesin anneannesinin, babaannesinin ölümü ne yazık ki manilerin, ninnilerin ölümü gibi, çok önemli mutfak birikiminin de yok olması anlamına geliyor. Kabul edelim artık anneannemizin mutfağı yok. Şimdilerde “çalışan kadının mutfağı” var. Çalışan kadının mutfaktaki yaratıcılığını ortadan kaldıracak her şey de hipermarketlerin vitrinlerinde bol miktarda var. Ayıklanmış dondurulmuş sebzeler, meyveler, fırına girmeye hazır börekler, pizzalar hanımlar için çok cazip. Ama hazır “Kıstırma”yı market vitrinlerinde bulabilmek henüz mümkün değil. (Kıstırma: yumurta, dereotu ve lorun karıştırılmasıyla yapılmış özel için, dolmalık biber, patlıcan, kabak gibi sebzelerin içine doldurulup kızartılması veya fırınlanması şeklinde yapılan ve rahmetli anneannemin Dikili’deki bahçeli evde sıcak yaz günlerinde yaptığında yemeğe doyamadığım yemek)Bu kitabın yazılmasındaki temel amaçların başında bu geliyor işte. Son yıllarda hızla yok olan mutfak kültürümüze bir anlamda sahip çıkabilirsek ve bu kültürü bir belge niteliğinde gelecek kuşaklara aktarabilirsek ne mutlu bize!
Bu kitabın elbette eksikleri var. Türkiye yemek kültürünün en zengin bölümünü oluşturduğuna inandığımız İzmir mutfağının tamamını burada yansıtmak gibi bir iddiamız asla olamazdı. Eksikliklerin tamamlanması için bizimle iletişim kurmak isteyen herkese açığız.


Yazmayı düşünüp de henüz yazamadığınız konular var mı?
Olmaz mı? Anlı şanlı resmi ve gayrı resmi tarihi yazmak bizim işimiz değil. Bunların dışında bizim gibi araştırmacılara düşen görev mikro tarih çalışmak, aile tarihçiliği yapmak, bilimsel kaygıları ön planda tutarak kasabaların, küçük yerleşimlerin tarihsel dönüşümüne tanıklık etmek olmalı. Bu yıl bir kitap hazırlıyoruz: İzmir’de de çok önemli izlerini gördüğümüz pek ünlü bir Osmanlı âyan ailesinin öyküsünü yayımlayacağız. Bir yandan da İzmir’in küçük esnafı üzerine çalışıyoruz. En büyük hedefimi sorarsanız her gün bir şeyler biriktirdiğim 1923-24 mübadelesinin İzmir’e yansıyan yüzünü yazmak. İzmir bu ülkenin en çok göç almış kentidir ve her göç dalgası kente yeni bir zenginlik katmıştır. Bu göç dalgalarının en büyüğü 9 Eylül 1922’den sonra gerçekleşmiş. Anadolu’dan Yunanistan’a göç edenlere ait her türlü bilgi ve belgeyi Atina’nın Nea Smyrni bölgesinde Onassis tarafından finanse edilmiş olan Küçük Asya Araştırmaları Enstitüsü’nde bulmak mümkün. Bizde ise Bilge Umar, Engin Berber, Ahmet Yorulmaz’ın çalışmalarını dışında ciddi bir şeye rastlamak mümkün değil. Tam olarak kaç kişinin mübadeleye tabi tutulduğunu bile bilmiyoruz. İzmir’de mübadeleden etkilenmeyen aile neredeyse yoktur. Bu çerçevede böyle bir kitabı yazmak da kente karşı bir görevimiz de budur diye düşünüyorum.


En çok neler değişti sizin İzmir’i gözlemlediğiniz süreç içinde?
Kendisini bildi bileli İzmir’i tanımaya çalışan bir insan, daha sonra da işini toplu taşım araçlarını kullanarak ya da yürüyerek yapan bir gazeteci olarak kente hem içerden hem de dışarıdan sık sık bakıyorum. İzmir’in nüfusu 1980’de 1 milyonu aşmamıştı. Şimdi neredeyse 3.5 milyon insan yaşıyor kentte. Yani her yıl kentin nüfusu 100 bin kişi artıyor. Böyle bir kenti - İstanbul gibi, Ankara gibi- kontrol etmek, planlı şekilde büyütmenin olanağı ne kadardır. O nedenle nostaljik takılma olarak algılamayın lütfen ama kabul edelim eski İzmir yok artık… Ancak özellikle son 15-20 yıldır kentin bütün bu nüfus artışına karşı tarihi kimliğini korumak yolunda önemli adımlar atılıyor. Yani bir yandan kenti acımasızca yok etmeye çalışanlar var, öte yandan da bizim gibi inatla ve ısrarla korumaya çalışanlar… Kim kazanacak bilmiyoruz. Ama kentte değişim sürüyor, bizim derdimiz sürdürülebilir bir büyüme… Yani kültürel kimliği koruyarak büyüme…


Kitaplarınızın gördüğü ilgi nedir?
İzmir Kent Kitaplığı’ndan çıkan kitaplarımızdan 1927-Gelişen İzmir ve Tarihten Günümüze İzmir Mutfağı şu an tükenmiş durumda. Özellikle mutfak kitabının gördüğü ilgi beni de şaşırttı. Bergama’daki dönüşümün antik çağın önemli ürünü Parşömen’den adını alan kitabımız da ikinci baskıyı yaptı ve o baskı da tükendi. Parşömen’in İngilizce’ye çevrilmesi ayrı bir sevinç kaynağı oldu. Mutfak kitabımızın Girit’te Yunanca baskısı için görüşmeler yaptık. Çünkü Girit’te inanılmaz sayıda İzmirli yaşıyor ve üzerinde İzmir yazan her şeye büyük ilgi duyuyorlar. Yakında üzerinde ‘Smyrn-Kuzine’ yazan bir kitabımızı görürseniz şaşırmayın…
Biraz da özel sorular…İzmir’de gazeteciliğin iyi ve kötü yanları neler?
İzmir kolay bir kent İstanbul’a oranla. Ayrıca Ayvalık’tan Bodrum’a kadar geniş bir hinterlandın da merkezi. Buradan bakınca İzmir’de olmak pek keyifli… Yaşamanın daha kolay olması, iklimin yumuşaklığı insanları biraz tembelleştirmesi de başka bir gerçek. Zaten hayat dediğiniz nedir ki… Şairin dediği gibi, bize sunulmuş bir armağan ise ömür, İzmirlilerin çok çalışmayı pek sevmemelerini anlamak mümkün. Sonra İzmir’de ülkenin başka yerlerinde olmayan bir İzmirlilik ruhu vardır. Her olaya önce bu gözle bakılır. Mesela son AKP hükümetine İzmirliler pek bozuldular. AKP’nin Türkiye’de üçüncü olduğu bütün iller Ege’de, İzmir’de az daha dördüncü olacaklardı. Aldıkları oylara göre adamlar kendi açılarından mantıklı davranıp İzmir’e bir bakanlık verdiler. Bugüne kadar çoğu icracı en az 4-5 bakana alışmış olan İzmirliler ayağa kalktı. ‘Vay efendim koskoca Ege’ye, İzmir’e bir bakanlık yeter miymiş?’ İzmir’de gazetecilik yapıyorsanız önce bu gözlüğü takacaksınız. Bu çağdaş gazetecilik açısından bakıldığında pek doğru değil. Denilebilir ki zaten Türkiye’de evrensel gazeteciliğin hangi ilkesi uygulanıyor ki. Doğrudur. Özetle kafanızı ilkelere takmazsanız, İzmir’de gazetecilik kolaydır. İlkeli davranacaksanız, Türkiye’nin her yerinde zordur… Gazetecilik okulunu beraber bitirdiğimiz arkadaşlardan bir çoğu İstanbul’a giderek başarılı oldular. Bugün bir çok gazetenin yönetimine İzmirliler hakim… Bu da tesadüf olmamalı… İzmir, gazeteciye doğru ya da yanlış mutlaka bir bakış açısı yaratır…


Peki herkesin sorduğu sorunun cevabını arayalım: İzmir’in kızları neden güzeldir? Bu efsane mi, gerçek mi?
Daha Türkiye farkında değilken bu durumun Gazetecilik Yüksek Okulu’ndaki sevgili arkadaşlarımızla biz tespit etmiştik. ( Bu tespit başımıza iş de açtı.Bendenizin başından üç nikah geçti. Bizim sınıfın rekoru galiba Celal Başlangıç’ta…) Son yıllarda uluslararası güzellik-mankenlik yarışmalarda derece alan 9 kızın 8’inin İzmirli olması da bunu kanıtlıyor zaten… Bence nedeni olağanüstü melezleşme ile açıklanabilir. İzmir’de mimari iz bırakan uygarlık sayısı 30’un üzerinde… Bir sonraki gelenler bu insanların hepsini kesip denize atmadılar ya… Devşirile devşirile bugüne gelindi. İzmir’de 1950’lerde Türkçe’nin yanı sıra 16 dil daha konuşuluyormuş. Rumlar 1922’de gitmiş ama, Hollandalı, İngiliz, İtalyan (bütün çeşitliliği ile: Milanezler, Cenovalılar, Napolililer) Fransız, Rus, Bulgar (Dünyadaki ilk Bulgarca gazete İzmir’de basılmıştır- İlber Ortaylı’nın müthiş saptaması!), Hırvat, Sırp kalmış… Daha sonra Balkanların, Ege Adalarının, Midilli, Sakız ve Girit’in bütün seçkin aileleri gelmiş İzmir’e… Uzun süre birbirlerinden kız alıp vermemişler ama bu durum 1960’lardan sonra değişmiş. Zeytinyağı ile doğal yöntemlerle beslenen, yılda üç mevsim yaşayan (İzmir’de kış olmaz. İlkbahar, yaz ve 5 aylık bir sonbahar olur…) birbirine keyifle karışan soyların çocukları. Elbette güzel olacaklar. Peki bu güzel kızlar talihli mi? Kolayca evet demek mümkün değil. Anneannem, ‘Allah insana çirkin şansı versin’ derdi… Attila İlhan da her nedense ‘en eksik kızlar İzmir’e çizilmiş/yaşadıkları neyse eksik’ demişti. Tabii bunlar büyük melezleşme öncesinin düşünceleri. Usta’nın bugün İzmir’in kızları için ‘eksik’ diyeceğini sanmıyorum…


Son soru İzmir’de olmayınca neleri özlüyorsunuz?

Ben haftada bir gün Kemeraltı’na inmeyene İzmirli demem. Kemeraltı 2500 yıldır aralıksız alışveriş yapılan tarihin en eski çarşısı… Haftada bir Kemeraltı’nın han lokantalarından birinde öğle yemeği yemezsem (şu ara enginarlı bakla zamanı!) eksiklik hissederim. İşe gidiş yoluma pek aykırı kalmasına karşın hâlâ, haftanın bir-iki günü Karşıyaka’daki evimden yürüyerek ayrılıp Körfez Vapuru’na binip (Bergama gemisine denk gelirsem keyfim katlanıyor. Bu gemi şu anda 54 yaşında… Pasaport veya Konak iskelesinde inip kısa bir Kordon yürüyüşünü dalgalı kaldırımlarda yapmaktan zevk alıyorum. İmbatın keyfini çıkarmayana da İzmirli denmez tabii ki… Eylül’de Kordon’da buzlu rakı-buzlu badem eşliğinde güneşin batışını kaç gün yakalayabildiysek ise kendimizi o kadar şanslı sayarız. İzmir’de olamadığım iş gezisi ve tatillerde işte bunları özlüyorum. Bir de yaz gecelerinde Karşıyaka Yalısında yürümenin piyasa yapmanın keyfi var tabii ki…

 
< Önceki   Sonraki >