Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow Tarım Köşesi arrow Bağcılık
Bağcılık Yazdır E-posta
Cumartesi, 23 Haziran 2007

“Her bir kıyyesi altın değerindeki” üzümün ıslah öyküsü...

Seydiköy Aşı Ameliyat Mektebinden
Garbi Anadolu Bağcılık Enstitüsü’ne

 

 

İzmir Ticaret Borsası’nın bu yararlı yayınında, birkaç sayıdır “yanı başımızdaki tarih” üzerine bugüne kadar edindiğimiz bilgileri, İTB üyeleri ve bu dergi okurlarıyla paylaşmaya çalışıyoruz. Bu sayıdaki konumuz “üzüm ıslahı” üzerine olacak...


Ege’nin verimli topraklarının, Gediz, Küçük Menderes ve Büyük Menderes nehirleri antik çağdan bu yana üzümün en güzellerinin yetiştiği yerdir kuşkusuz... Antik çağda, tiyatronun, eğlencenin ve coşkunun tanrısı olduğu kadar şarabın da koruyucusu olarak bilinen Dionysos’un doğduğu toprakların Gediz veya Büyük Menderes’e yakın olması boşuna değildir.
Dionysos yaygın kanıya göre o zamanlarki adı Tmolos olan Bozdağ’da dünyaya gözünü açmıştır. Bozdağ, Gediz Nehri’ni ve “kız gibi asmalarla, asma gibi kızların” binlerce yıldır yanyana yaşadığı verimli Gediz Ovası’nı seyreder bir yanıyla... Bozdağ’ın tepesinden kuzeye bakarsanız Gediz Ovasını görürsünüz, güneye bakarsanız bu kez Ödemiş ve Tire’nin de yerleştiği Küçük Menderes Ovasını... Bir başka iddia ise Dionysos’un yurdunun Nyssa Dağı olduğu yönündedir. Bugünkü Sultanhisar’ın ardındaki tepelerde doğmuştur Dionysos ve bu dağdan da “Uygarlıklar Vadisi” de diyebileceğimiz Büyük Menderes Ovası’na bakmak yeterlidir... Sadece dünyanın en güzel üzümleri değildir yetiştirilen, dünyanın en güzel şarapları da bu topraklarda üretilmektedir.

Üzüm insanoğlunun pek çabuk evcilleştirdiği bir ürün. Üzümün sıkılmasıyla ortaya çıkan şarap ise bulunan ilk içki ve hala da bütün dünyada en çok sevilen ve binbir çeşidi olan bir içecek... Antik çağ gezginlerinin İzmir’in ünlü şarabı, “pramnosa” çok meraklı olduklarını da burada ifade edelim.

Biz bu yazıda üzümün tarihini anlatacak değiliz, amacımız geçen yüzyılın sonlarından bu yana “ıslaha” verilen önemi anlatabilmek. Cevat Sami ve Hüseyin Hünsü Beylerin kaleme aldığı 1321 (miladi 1905) yılı Aydın Vilayeti Nevsal-i İktisat kitabını dilimize çeviren Dr. Erkan Serçe’nin İzmir 1905 adlı kitabından öğreniyoruz ki, “Bağcılık, Aydın Vilayeti’nin ziraatinin mühim bir kısmını teşkil etmektedir”.

“Nevsal-i İktisat’ta” üzüm üretiminin kimler tarafından yapıldığının altı çizilmemiş. Ancak bilinen Sünni- Müslüman nüfusun şaraplık üzüm üretimine o zamanlar sıcak bakmadığı, Hıristiyan nüfusun yoğun olarak bulunduğu, Aydın Vilayeti’nin, İzmir, Çeşme, Urla, Foçateyn, (eski ve yeni Foçalar) Tire ve Manisa kazalarında üzüm üretiminin yoğun olarak yapıldığıdır. Müslüman nüfus daha çok sofralık yani yaş olarak üretilecek üzüm ile kurutularak  ihraç edilen çekirdeksiz üzüm üretmektedir o zamanlar.
(Burada hemen bir konunun din açısından altını çizelim: Türkiye’nin iki güzel adasından biri olan Bozcaada’da, Rum nüfus iyice azaldıktan sonra da, adanın Türk sakinleri özellikle Talay şaraplarının fabrikaları için şaraplık üzüm üretimine devam etmiştir; ta ki 12 Eylül 1980 Darbesi sonrası Adıyaman’ın Kahta ilçesinin Menzil köyünde “kalesi” bulunduğu için Nakşıbendilerin Menzil Kolu olarak bilinen Şeyh Ahmet Erol’un müritleriyle birlikte Bozcaada’ya sürülmesine kadar... Ahmet Erol ve müritleri Bozcaada’da üretim yapan halkın huzurunu, “üzüm üretmek cehenneme gitmektir” diyerek kaçırmışlar, çok sayıda insanı inandırdıkları için de adanın üretimi düşmüştü. 1990’larda Menzil’deki dergahlarına dönen bu müritlerin gitmesi ve Bozcaada’ya yurtsever bir Kaymakamın atanması sonrasında yeniden üzüm üretimi başlamıştır.)


19. Yüzyılın sonlarına yeniden dönersek,  kireçli ya da o zamanki deyimiyle “tebeşirli” topraklar bağ yapmak için ideal olarak gösterilmektedir. 1895’teki gazete kupürlerine şöyle bir göz atıldığında, “filoksera” , “pronosporos”, “milvit” ve “entraknor” adlı hastalıkların bağları kasıp kavurduğu, bu hastalıklara dayanıklı “Amerika Asması” adlı bir türün yaygınlaşmasıyla birlikte bağların 10 yıl sonra yeniden “uyandırıldığı” belirtilmektedir.

“Nevsal’i İktisat”tan öğrendiğimiz bir başka bilgi ise,  Ege Bölgesi’nde 824 bin 500 dönüm bağın bulunduğu bunlardan 318 bin dönümünün çekirdeksiz üzüm, 102 bin dönümünün rezaki, kalan yerlerin de siyah ve diğer üzümlerden oluşan bağlar olduğu yönünde. Bu bağlardan 600 bin kantar çekirdeksiz üzüm, 250 bin kantar siyah üzüm, 25 bin kantar da iri kara ve 30 bin kantar da rezaki üzüm elde edilmektedir.

Bölgenin en önemli gelir kaynağı olan üzümün 1895’teki gibi hastalıktan kavrulmaması için, dönemin padişahı II. Abdülhamit de önlemler almıştır. II. Abdülhamit, büyük olasılıkla av için geldiği Tepeköy’deki av köşkünde Küçük Menderes Havzasında üzüm üreten daha doğrusu hastalık vurduğu için fakir düşen üzüm üreticileri ile görüştükten sonra dönemin Aydın Valisi’ne bir emir gönderip “üzüm ıslahını” istemiştir.

1901 yılında Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. Yıldönümü nedeniyle ünlü Saat Kulesi’ni yaptıran İzmir Valisi Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa’nın öncülüğünde ilk kez “üzüm ıslahı” üzerine çalışmalar başlatılmış. Padişah’ın onay ve izniyle 1902 yılında ilk üzüm ıslah istasyonu diyebileceğimiz “Seydiköy Aşı Ameliyat Mektebi” kurulmuştu. Burada üzüm ıslahı üzerine kurslar düzenleniyor, bağcılığın büyük ustaları olduğu ifade edilen Çeşmeli ve Urlalı çiftçiler dersler veriyordu. Üç yıl içinde 35’ten fazla bağcı mektepten diploma almıştı.

Seydiköy Aşı Ameliyat Mektebi’nin denetiminde bugün hala Orman Fidanlığı olarak kullanılan Karşıyaka’daki arazide, Urla’da ve daha sonra büyük bir enstitüye dönüşecek olan Manisa Horozköy’de üzüm fidanlıkları kurulmuştu.

Özellikle çekirdeksiz kuru üzüm üretimini çok önemseyen Laik Cumhuriyet yönetimi, bir yandan Ankara Çankaya’daki bağlarda bile şaraplık üzüm üretilmesi için öncülük ederken, İzmir’i de unutmamıştı elbette. Pek yakında İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı yayınlarından tıpkı basımı yapılacak olan 1927-28 İzmir Albümünde yer alan fotoğraflardan biri de “modern tarımı” anlatmakta olan üzüm kurutulmasını görüntülemektedir. Yeni cumhuriyet kendini tanıtırken, üzüm tarımını öne almaktadır.

1929 yılında temeli atılan Bornova Ziraat Numune Mektebi, (daha sonra Ege Üniversitesi’nin de kuruluşunun gerçekleşeceği Ziraat Fakültesinin de kökenini oluşturacaktır) 1933 yılında, Cumhuriyetin 10. yılında açılmıştı. İzmir’in “Kübik” tarzdaki ender mimari örneklerinden birini de oluşturan bu binada çevredeki çiftçilere örnek olmak temel ilke olarak benimsenmişti. Okulda tarımsal ve ekonomik önemli büyük olan bağcılık gibi, “zirai sanatlar” derslerine “fazla kıymet verilmekteydi”. Bu okulun bahçesine 1933’te dikilen Amerikan Asma fidanlarından bir kısmı 1985’e kadar şimdi Tıp Fakültesinin bir kürsüsüne ayrılan binanın bulunduğu yerde yaşamını sürdürdü.

1933 yılında açılan bir başta önemli eğitim kurumu ise, üzüm ıslahını hedef alan Garbi Anadolu Bağcılık Enstitüsü idi. 1934 yılında Vali Kazım Paşa’nın öncülüğünde İzmir va Havalisi Asarı Antika Muhibleri Cemiyyeti tarafından yayımlanan Resimli Ay Matbaası baskısı “İzmir Rehberi” bu okulu şöyle anlatıyordu:
Garbi Anadolu Bağcılık Enstitüsü: Bağcılığın tetkik ve ıslahı, ecnebi piyasalarda bir miyar (kriter) olan İzmir üzümlerinin yüksek nefasetini idame maksadiyle, mektep binaları dahilinde 931 senesinde tesis edilmiştir. Enstitü bir tecrübe bağı tesis etmiş ve 26 muhtelif Amerika asma nevileri dikmiştir. Bu çubuklar üzerine adi sultaniye ve sultaniye  nevileri aşılanmaktadır. Bundan başka beş muhtelif ecnebi usulü timar tecrübe olunmakta ve bu usullerle mukayese edilmektedir. Enstitü, bağcılığın ıslahı ve terakkisi için mütemadiyen çalışmakta ve bağ mıntıkalarını gezerek bağların vaziyetleri üzerinde tetkikat yapmakta, bağcıların bilmediği malumatı öğretmektedir. Bağ dikilecek arazinin toprakları fenni surette tahlil edilerek, en mukavim Amerika çubukları tavsiye edilmektedir.

Gelişen yıllar içinde İzmir tarımdaki önemini giderek yitirirken bu enstitü de açılan Ziraat Fakültesi içinde bir kürsü olarak yaşamını sürdürürken Gediz Nehri kıyısındaki kaliteli üzümlerin ıslahı ve korunması için Manisa’da da önlemler alınmıştı. Büyük kurtarıcı Gazi’nin bir Manisa seyahati sırasında “Burada da bir bağcılık enstitüsü kurulması lazımdır” sözlerini emir telakki eden dönemin yöneticileri, yukarıda Garbi Anadolu Bağcılık Enstitüsü benzeri çalışmalar başlatılmış Bağcılık Araştırma Enstitüsü kurulmuş ve çalışmalarını 70 yılı aşkın süredir sürdürmektedir.

 
Sonraki >