Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow İzmir Yazıları arrow Koca Doktor
Koca Doktor Yazdır E-posta
Cumartesi, 23 Haziran 2007

Savaşın askeri, barışın hekimi, cumhuriyetin şehircisi…

İstanbul’da kendisine sunulan parlak bir geleceği, ‘Ödemiş Sevgisi’ yüzünden terk edip, Redif Taburu’nda hekim olmayı kabul eden doktorun Ödemiş’e gelişi, bütün tanıdıklarını sevindirdi, ama hiçbiri de İstanbul’daki parlak görevi, ‘Ödemiş Redif Taburu Hekimliği’ ile niçin değiştiğini bir türlü kestiremedi.

 

Osmanlı ordusunda, terhis olmuş erlerin, tezkere bırakarak gönüllü asker olmalarıyla kurulan birlikler her yörede vardı ve bunlar sadece bulundukları yörelerde görev yaparlardı. Fakat, Osmanlı İmparatorluğu’nun her yerden tecavüze uğraması, işgal ettiği uzak yerleri savunmak zorunda kalışı; ‘93 Harbi’ diye meşhur olan, Napolyon’un Osmanlı’nın başına sardığı bela ve Balkan Harbi gibi felaketler Redif Taburlarının da diğer birlikler gibi oradan oraya sevk edilmesine neden oluyordu. İşte bu nedenlerle ittihatçılar da, Redif Taburlarını Yemen çöllerinde ölüme gönderiyorlardı. Doktor, daha Ödemiş’e gelişinin sevincini yaşayamadan, üç ay içinde, taburunun Yemen’e nakil emri gelmişti bile…

Giden yalnız o değildi, birçok Ödemişli hemşerisi ile bu kaderi paylaşacaktı. Vatan için çarpışmaya, belki de ölmeye hep birlikte gidiyorlardı. Ödemiş’i derin bir üzüntü kapladı. Davullar çalıyor, analar babalar, kardeşler, genç nişanlılar, evliler ağlaşıyorlar, çocuklarını, yavuklularını uğurlamaya hazırlanıyorlardı. Yaratıcı halk, Yemen’e giden evlatları için türküler yakmıştı: “Duman vardı şu dağların başında/ Arzum kaldı toprağında taşında/ Sade sende değil, cümle âlem başında/ Yardan ayrılalı gönlüm şen değil/ Yemen illerine bana mı geldin?/ Ötme garip bülbül bağrımı deldin/ Sen de bencileyin yardan mı ayrıldın?/ Yardan ayrılan böyle mi yanar? Yardan ayrılalı gönlüm şen değil.”

Başka bir türkü de şöyle idi: “Kışlanın önünde redif sesi var/ Bakın çantasında acep nesi var?/
Bir çift kundurayla bir de fesi var./  Adı Yemendir, gülü çemendir/ Giden gelmiyor, acep nedendir?”

Redif Taburunun hareketinden önce, Doktor Mustafa Şevket’i uğurlamak için arkadaşlarının düzenlediği toplantıda, 1293 Harbi’ne gönüllü giden Ödemişlilerin hikâyesi, Doktor’un dikkatini çekmişti! Serçioğlu Hacı İbrahim’den naklen anlatılan hikâyeye göre, 93 Harbi’ne, Hacı İbrahim ve bazı arkadaşları, kafile halinde bir ilkbahar günü, Çakırcalı Ahmet Efe’nin bayrağına gönüllü yazılarak gitmişler. Çakırcalı Ahmet’in yanında Kırkaş, Genev’den Sarı’nın İsmail, Beyazıtlardan Keleş Mehmet ve Ahmet Çavuş varmış. Bir cuma sabahı kafileyi bütün Ödemişliler davul, zurna ve bayraklarla Tombaklı’ya kadar uğurlamışlar. O zaman da halk bir türkü yakmış, kafile bu türküyü söyleye söyleye yayan yapıldak İzmir yolunu tutmuş: “Çalınan davulu düğün mü sandın?/ Açılan bayrağı gelin mi sandın?Askere gideni gelir mi sandın?/ Ağlama anam ağlama, ben yine gelirim/ Kırarım kâfiri döner gelirim.”

Fakat Doktor, 93 Harbinde cepheden dönebilen hiçbir Ödemişli tanımıyordu ve tanıyana da rastlamamıştı! Bağlama ve kemane ile bu uzun hava çalınınca, Doktor gözyaşlarını tutamadı. Yanında oturan Genev’den Hacı Ali, garip olduğunu görünce, Doktor’u hoş bir hikâye ile oyalamaya çalıştı:
“Bizim köyde akıdeşlerden Ekizin Memet va ya, bigün Yale’den Boğaz Deresi’nden Kapız’dan Salihli’ye gidiyoduk. Bizim Ekiz, karşıdan Salihli Ovası’nı görünce, ovanın büyüklüğü karşısında hayrete düşüp ‘Ülen Haceli, bu ova kiminki?’ diye sormuştu. Ben ‘Osmanlı padişahının’ deyince, Ekiz, ‘De gidi Âli Osman padişahı deee… Bu kada böyük toprakların va da, hâlâ orayı burayı fethetcem diye ne evdinip duruyon?’ demekten kendini alamadıydı.”

Hikâye Doktor’un hoşuna gitmişti gitmesine, ama Ekizin Mehmet’in sözlerindeki gizli manayı da anlamıştı yüreği sızlayarak.

1569’da Osmanlı egemenliğine giren Yemen’de 300 yıl süren karışıklıklardan sonra, Zeydiler, ülkenin hâkimi durumuna geldiler. Süveyş Kanalı’nın açılmasından önce Tunus’un Fransızlar tarafından işgali ve Mısır üzerinde dönen özellikle Fransız ve İngiliz entrikaları nedeniyle, Osmanlı Devleti de yeniden Yemen ile ilgilenmeye başladı. Mithat Paşa’nın Bağdat Valiliği sırasında Necid’de Ahsa sancağını kurması, Yemen’deki Osmanlı yönetimini oldukça kuvvetlendirdi. 1870’de Aşir’de ortaya çıkan Mehmet Bin Ayz adlı emir, Yemen’deki Osmanlı yönetimine karşı çıktı. Yemen’in elden çıkacağını anlayan İstanbul Hükümeti de, Yemen’e Redif Paşa komutasında asker gönderdi. Sonra kumandayı Gazi Muhtar Paşa aldı, Aşir ayaklanmasını bastırdı ve Sana’ya girdi. Yemen’de 7. Ordu kuruldu. Fakat yeni bir yönetim getirme çabaları olumlu sonuç vermedi. Zeydiler, özellikle İngiliz çıkarlarına alet olarak Osmanlı kuvvetlerini hırpalıyorlardı. Yemen’e asker göndermek güçleşmişti.

Ödemiş Redif Taburu, bu sıralarda Yemen çöllerinde yürüyordu. Askerler Ödemiş sıcağına alışıktı, ama Yemen sıcağı başka idi. Tabur Yemen’e gelir gelmez, acele cepheye sevk edildi. Hem de kızgın çöllerde yaya olarak… Tabur çarnaçar yürüyordu. Doktor’un emir eri Keles’den (Kiraz), Mollahocaoğlu Mustafa idi. Arkadaşları ona ‘Kabadayı’ dediklerinden, Doktor da emir erini ‘Kabadayı’ diye çağırıyordu. Sıcak, bütün taburu bunaltmış, kumandanın emri gereği mola vermeksizin yürüme zorunluluğu, askerin çoğunu perişan etmiş, bir ikisi de bayılmıştı.

Doktor, emir eri Kabadayı’nın yardımı ile bayılanları bir kum yığınının gölgesine çekerek, atını mahmuzladı, sürdü ve tabur kumandanına rağmen,
“Kıt’a dur!” diye bağırdı. Eratı sevindiren bu emir, tabur kumandanını deli etmişti.
“Delirdin mi Doktor? Ne yapıyorsun?” diye çıkışan komutanına, Doktor, gayet soğukkanlı ve kararlı olarak: “Biz cepheye çarpışarak ölmeye geldik. Böyle gidersek cepheye varamadan telef olacağız. Ben taburumun sağlığından sorumluyum, Alay Komutanı’nın da başka türlü düşüneceğini sanmıyorum.” dedi.

Kumandan, Doktor’u haklı görmekle beraber, Alay Komutanı’nın emrine karşı gelmekten çekiniyordu, fakat Doktor’un kararlılığı karşısında erata dönerek: “İstirahat!” diye bağırdı.

Şam’da Mustafa Kemal ile tanışma

Osmanlı Devleti’ndeki otorite zayıflığı gittikçe büyüyor, bütün işgal edilen bölgelerde hareketler hızlanıyor, Türk orduları oradan oraya sürükleniyordu. Her yerde çıkan isyanlar, ‘Padişah Efendi’yi(!) tanımamalar; şeyhlerin, beylerin, ağaların kendi çöplüklerinde kurdukları otoritelerini, devlet otoritesinin üstüne çıkarma çabaları, askeri birliklerin her gün bir yerden, diğer bir yere sevk edilmesine neden oluyordu.

Bu karışık askeri trafik sırasında Doktor, Yemen’den Şam’a geldi. Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmekte olduğu, devletin kötü idare yüzünden büyük mali buhranlar içinde bulunduğu, Türk aydınları tarafından acı ile görülüyor, her memleketsever bir kurtuluş çaresi arıyordu. Bu sıkıntıyı özellikle ordunun genç kadrosu arasında görmek daha kolaydı.
‘Padişah Efendi hata yapmaz, O’na karşı çıkılamaz!’ şartlanmışlığına kapılmamış olanlar, özellikle genç subaylar, hemen her kıtada gizli gizli toplanıp, kafa kafaya verip bu kurtuluş çaresini konuşuyordu.

Doktor, Şam’a geldiğinde yıl 1904 idi. Şam, 5. Ordunun merkeziydi. O yıllarda Şam’a Mustafa Kemal isimli genç bir kurmay yüzbaşı gelmişti. Bu genç subay daha okulda iken, memleket yönetiminde ve politikada birçok yanlışlık keşfetmeye başlamıştı. Okulda bu düşüncelerini uygun bir dille arkadaşlarına aktarıyordu. Bazı arkadaşları ile birlikte, el yazması bir gazete çıkarmaya başladılar. Gazetenin yazılarını çoğunlukla Mustafa Kemal yazıyordu. Genç kurmay adaylarının okul sıralarındaki bu uğraşları, Özellikle de çıkardıkları gazete ve okudukları eserler, o devrin Askeri Mektepler Nazırı ve okul yöneticileri tarafından işitilince, Mustafa Kemal ile birkaç arkadaşı, Yıldız Sarayı’na çağırılıp sorguya çekilmişlerdi.

Bu olaydan sonra, Mustafa Kemal’in sınıfı ‘Hürriyetçi’ olarak damgalanmıştı. Bu yüzden mektepten mezun olunca, önce Edirne ve Selanik’e gönderilen genç kurmaylar, çok geçmeden daha da dağıtılarak Şam’a ve Erzincan’a sürülmüşlerdi. Mustafa Kemal, Şam’a gönderilenlerdendi. Yanında yakın arkadaşı Müfit vardı. 5. Ordunun 29. ve 30. süvari alaylarında stajyer olarak görevlendirilmişlerdi. Orada, inkılâbı gerçekleştirmek amacı ile çalışmak üzere gizli bir cemiyet kurup faaliyete geçirdiler. Cemiyetin adını da ‘Vatan ve Hürriyet’ koydular.

Bu arada Mustafa Kemal, kendisi gibi düşünen arkadaşlar arıyor, subaylarla temasa geçiyordu. Düşünceleri uyanları bu gizli cemiyetine üye kaydediyordu. İşte bu çalışmalar esnasında Doktor, Mustafa Kemal ile tanıştı her ikisi birbirleri ile çok uyuştu, Doktor da bu gizli cemiyete aza olmuştu. Mustafa Kemal’in Şam’daki arkadaşları arasında, bir başka Doktor Mustafa daha vardı. İki adaş doktor da çok iyi anlaşıyorlardı.

Şam’daki gizli toplantılarına,‘Vatan ve Hürriyet’ isimli gizli cemiyetlerine yeni, inanmış arkadaşlar arama çalışmaları sırasında Doktor, Ödemiş’ten bir arkadaşını da bulmuştu. Bu kişi, Ödemiş rüştiyesini bitirip birlikte Askeri Liseye gittikleri arkadaşı Gürencilerin oğlu Rüştü Bey idi. O da, askeri eczacı olmuş ve çeşitli yerleri dolaştıktan sonra Şam’a tayin edilmişti. Onun da bu idealist çalışmalara çok yardımı oldu. Doktor Mustafa Şevket ile Mustafa Kemal’in Şam’da başlayan arkadaşlıkları ondan sonraki askeri, sivil ve politik yaşamlarında da devam edecekti…


Bu satırları geçen Ekim ayı içinde piyasaya ikinci baskısı çıkan ‘Koca Doktor’ adlı kitaptan aldım… Kitabın yazarı CHP’de TBMM Başkan Vekilliği yapan eski İzmir milletvekillerinden Koca Doktor’un oğlu Kaya Bengisu…

Kaya Bengisu, 1989’da ilk baskıya yazdığı şöyle bir önsözle tamamlamıştı: Roman yazarı değilim, Müverrih(tarihçi) hiç değilim. Üstelik babamı anlatırken ne derece tarafsız kalabilirim? Bütün bunlara rağmen, olaylar karşısında objektif kalarak, yargılarımdan ve duygularımdan sıyrılarak onu anlatmaya çalışacağım. Zira araştırmalarım sonunda bunun, gerek Bengisu Ailesi’ne, gerekse Ödemişli hemşerilerime karşı bir görev haline geldiğini görüyorum. Onun gerçek kişiliğini yansıtabilecek miyim? Hiç sanmıyorum…
Fakat yine de, önemli bir vazifeyi yerine getireceğime inanıyorum.


Mustafa Kemal’in yol arkadaşı, Ege Bölgesi’nin Kurtuluş Savaşı öncesi ve sonrasında  yaptıklarıyla unutulmaz bir halk kahramanı olan Mustafa Bengisu’nun yaşam öyküsünü torunu Mimar Sedef Tunçağ’ın öncülüğünde bir ekip yeniden hazırladı ve ortaya nefis bir Ege kitabı çıktı. Yonca Ferah Zarif yeniden dizimini yaptı, Füsun Atila redaksiyonunu gerçekleştirdi, Servet Kuru kapak ve iç grafik düzenlemelerini yaptı…

Kitapta, Çanakkale Savaşları’nda unutulmaz kahramanlıklar gösteren birliğin işlerinden, Rodos’ta Kurtuluş Savaşı için örgütlenen Türklerin silah toplama kampanyasından, bir Ortaçağ kasabası olan Ödemiş’in modernleşmesi çabalarına kadar nefis öyküler var. Arada da Ödemişlilerin bazen komik, bazen hüzünlü öyküleri serpiştirilmiş. Gölcük’ün Gölcük oluşundan bugünlere gelişi, Gölcük’e her gidişimizde yemeye doyamadığımız ‘Doktor Elmaları’nın hikayesi…

Kitabın sonunda Koca Doktor’un ani ölümü üzerine kasabanın döktüğü gözyaşları arasında büyük bir yurtseverin ardından dile getirilenler de var elbette…

 

Gölcük’e Çıkan Piyano


Kurtuluş Savaşı başarıyla verilmiş, Ödemiş yepyeni bir kasaba haline gelmiş, Koca Doktor Ödemiş’e getirdiği ‘abıhayat’ nedeniyle ‘Bengisu’ soyadını almış ve Belediye Başkanı olarak görev yapıyor. İşlerinin yoğunluğundan  ‘Eve arada sırada’ uğrayan Mustafa Bengisu, Gölcük’te yaptırdığı yazlık evine  piyano çıkarmaya karar verir… Oğlu Kaya Bengisu kendi anıları ve Ödemiş’in eski insanlarından dinleyerek yazmış bu anıyı da:

Doktor, biricik kızının piyano çalmasını çok arzu ettiğinden ona bir piyano almıştı. Fakat kızı, kışın derslerinden zaman bulup da Ödemiş’teki evde duran bu piyano ile çalışamıyordu. Gölcük’te geçirilen yaz tatili, çocuğun piyano çalmayı öğrenmesi için mükemmel bir fırsat olacaktı… Bunun için piyanonun Gölcük’e taşınmasına karar verildi.

Gölcük’e böyle bir yük hiç taşınmamıştı. Bu yükü kim, nasıl taşıyabilirdi? Mesele Berber Halil’in dükkânında konuşulurken, Doktor, tıraş olan bir müşterinin yere dökülen saçlarını usulca süpürmeye çalışan çırağa: “Hadi oğlum, Yıldız Kahvesi’ne kadar bir koşu gidiver! Orada Güdük Salih derler bir arabacı var, onu bul ve benim çağırdığımı kendisine söyle…” dedi.

Biraz sonra Güdük Salih, zeybekvari yürüyüşü ile dükkâna girdi: “Selamünaleyküm Doktor Bey, beni emretmişsin…” “Hoş geldin Salih, otur bakalım… Ne var ne yok?”
Biraz hoşbeşten sonra Doktor, Güdük Salih’e öküz arabası ile evdeki piyanoyu Gölcük’e götürüp götüremeyeceğini sordu. Salih o güne kadar hiç piyano görmemişti. Bu ne biçim bir çalgı idi ki, götürmek için öküz arabası lazımdı?

Doktor her zaman şakalaştığından, Salih bunu da bir şaka sanarak: “Doktor Bey kafamı kızdırma! Benim öküz arabam çengi çalgı taşımaz… Aptallar mahallesinden bir çingen çağır da taşıtıver.” dedikten sonra, her zamanki gibi sunturlu bir küfür ile lafını bağladı. Doktor şaka yapmadığını anlatıncaya kadar hayli ter döktü. Sonunda çalgıyı Salih’e göstermek için birlikte Uzun Sokak’a kadar gittiler. Salih piyanoyu görünce, kapağı da kapalı olduğundan, nasıl çalındığına akıl erdiremedi; ama öküz arabasından başka bir şeyle taşınamayacağına da kanaat getirdi ve teklifi kabul etti.

Dağ yoluna saran arabanın sarsıntısından üzerindeki büyük sandığın içinden tuhaf sesler gelmeye başlayınca, Güdük Salih tedirgin oldu. Sadece Salih değil, arabayı çeken öküzler de ürkmüşlerdi. Öküzlerin ürkmesi Salih’i iyice endişelendirdi. Bu çalgıyı yapana da, yükleyene de küfürler yağdırmaya başladı:
“Ülen bu a…. k…. çalgısının içinde şeytan mı var ki kendinden çalıyo?” diye hayıflana hayıflana huysuzlanan öküzlerin başına geçti ve iplerini gayet yakından sıkıca tutarak Gölcük’e doğru çıkmaya devam etti. Araba sallandıkça piyanonun tuşları oynuyor ve garip garip sesler gelmeye devam ediyordu. Öküzleri zapt etmesi iyice zorlaşmıştı.

Güdük Salih pişman olmuştu, ama Doktor’a verdiği sözden de dönemezdi. Emaneti yaylaya kadar sağ selamet çıkaracaktı. “Destur… Destur…” diye şeytanları kovaladığına inanarak, bin bir zahmet ve bir o kadar da küfürle nihayet A Tepe’sine vardı. Vardı varmasına, ama “De gidi a…. k…. yaylası…” demekten de kendini alamadı.

 
< Önceki   Sonraki >