Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow Tarım Köşesi arrow Ege 'de Köycülük
Ege 'de Köycülük Yazdır E-posta
Cumartesi, 23 Haziran 2007

Bu türden dergilerle bazı kitap-efemera müzayedelerinde daha önce de karşılaşmıyor değildim. Ama Şubat 1949’da 57. sayısı yayımlanan “izmir’de Köycülük” adlı dergiye “talip” olup da müzayede sonunda elime ulaşınca sevincim elbette büyük oldu.

 

Mustafa Kemal daha Kurtuluş Savaşı sürerken “Milletimiz çok büyük elemler, mağlubiyetler, facialar görmüştür. Bütün olanlardan sonra yine bu topraklarda bulunuyorsa bunun temel sebebi şundandır: Çünkü Türk çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanırken diğer elindeki sabanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin büyük çoğunluğu çiftçi olmasaydı biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık" diyerek köycülüğü önemli bir politika haline getireceğini söylemişti..

Elimize geçen derginin başyazısını kaleme alan Nuri  Benlioğlu, “Toprağa Kavuşan Köylü” başlığı altında günümüzün de en önemli sorunu olan “göç” için daha 1949’larda alınan önlemleri anlatması ilginçti…

Gelişmekte olan ülkelerin en belirgin özelliklerinden biri de bu ülkelerde görülen nüfus artış hızının, gelişmiş ülkelere oranla yüksek bir düzeye sahip olması. Kontrollü ve kontrolsüz olarak gerçekleşen nüfus artışı, bu ülkelerin hem dinamik bir yapıya sahip olmasına, hem de yaşanan yerleşmeler düzeni içinde ve özellikle yerleşmelerin yapısında boyutları ve çözümleri karmaşık, kontrolü güç sorunların ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Toplumdaki bu dinamik yapı yüksek seviyede bir nüfus hareketliliğine neden olmaktadır. Köyler Türkiye'de onca hızlı değişime rağmen “arkaik” yapısını korumuş; geleneksel sosyal hayatını bugün de koruyabilmişse bunda genç “Cumhuriyet” yönetiminin katkısı çok büyük…

Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllardan itibaren Osmanlı’nın aklına bile getirmediği bir politika olan “köycülük” politikası uygulanmış. Bunun kuşku yok ki en önemli nedeni sanayi devrimi geçirmemiş olan ülkenin elindeki en önemli ekonomik kaynağın tarım ve hayvancılık olmasıydı.  Cumhuriyetin ilan edildiği ilk yıllarda nüfusun yüzde 80'i köyde yaşamaktadır. Yani yaratılmak istenen yeni cumhuriyet insanı'nın potansiyeli köylerdedir.

Nuri Benlioğlu’nun yazısına dönelim yeniden: “ 12 Şubat Cumartesi günü öğleden sonra Ödemiş Halkevi Salonu kamulaşan toprakların tapularını almaya gelen yüzlerce köylü vatandaşla dolmuştu. Merasimde mülki ve askeri amiler hazır bulunuyordu. 11 Haziran 1945 tarihinde kabul olunan 4753 nolu Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu yurt içinde meyvalarını vermeye başlamıştı. Töreni değerli İzmir Valisi Osman Sabri Adal açtı. Ve bunu müteakip de toprak kanununun memleket ziraatının kalkınmasındaki rolü açık bir lisanla belirtildi.  Bir gün evvel ve ayni gün içinde düşen bereketli yağmurlar adeta samimi ve yüzleri güldüren bir hava yaratmıştı. Herkes neşeli idi, eline tapusunu alan köylüler sevinçlerinden yerlerinde duramıyorlardı. Memleketimizde dünya ölçüsünde olan bu toprak reformu yaptığımız inkilapların en büyüklerinden biridir. Yalnız Bozdağı’nda hiç pulluk girmemiş 1000 dekarlık bir toprak bu yıl patates ziraatına tahsis olunmuştur. Böylece 6 ay gibi kısa bir zamanda toprak kanununun milli servetin artmasında oynadığı hayırlı faydalar derhal kendini göstermektedir…

Büyük Atatürk, "Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, hakiki üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete hak kazanmış ve layık olan da köylüdür. Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki çalışmasını yeni ekonomik tedbirlerle son hadde eriştirmeliyiz."
Gerçekten de cumhuriyetin ilk hükümetleri köycülüğü temel politika olarak ele almış, uygulamışlardır. Önceleri ekonomide uygulama alanı bulan köycülük politikası, sonradan kültür ve eğitim politikasına da yön vermiştir. Topraksız çiftçiye toprak verilmiş, Ziraat Bankası çiftçiliği teşvik edici ekonomik imkanlar sağlamış, ziraat odaları açılmıştır.
Ülkenin batısında başarıyla uygulanan “köycülük” politikaları doğusunda ne kadar başarılı olmuştur?  Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yüzlerce seneden beri var olan ilkel feodal yapı bu tür gelişimlerin köylüye erişimini engellemiş ve köy politikasının o yörelerde uygulanamamasına sebep olmuştur.

Devletin izlediği “köycülük” politikalarının amaçlarından birisi de köylü insanı uygar bir kent insanı haline getirmektir; ancak bir şartla: Köylü, gelişimini tamamladıktan sonra tekrar köyünde yaşayacaktır.  O dönemin ünlü devlet ideologlarından Suphi Nuri İleri şunları yazıyor: " Bugünkü sistemimiz okuyan veya para kazanan köylüyü 'şehirli' yapıyor. İşte biz bunu istemiyoruz. Biz köylünün okuduktan ve hayat seviyesi yükseldikten sonra da yine köyünde kalmasını ve bir Türk köylü medeniyeti vücuda getirmesini istiyoruz. Yoksa şehirli sayısını artırmak değil."

Suphi Nuri Bey haklı çıksaydı bugünkü kentlerimiz böyle olur muydu… Nuri Benlioğlu’nun yazısı şöyle bitiyor: “Ödemiş’te yaşadığımız bu bayram gününü yurdumuzun her yerinde de ve en kısa zamanda görmek en büyük amacımızdır.  Bugüne kadar boş kalmış işlenmemiş topraklarımızın kamulaştırılması köy kalkınmasının birinci adımıdır. Gelecek senelerde bu davranışın sürmesi geretir”…

Dergiden 1949 yılı itibarıyla Ege Bölgesi’nin ve İzmir’in “tarımsal yaşamına” ilişkin enteresan bilgiler de alabiliyoruz. Dergide yayımlanan reklamlardan bazı örnekleri sayfalarımıza taşıdık.

Bornova ve Rodos Kayısısı ne oldu?

Dergide yer alan ilginç yazılardan biri de, “İzmir ve civarında hangi kaysı çeşitlerini yetiştirmek karlıdır?” başlığını taşıyordu. Başlıktaki söz dikkatinizi çekmiş olmalı, “kaysı” deniyor, “kayısı” değil..

Bu kayısı türlerinden şimdi kaçı hâlâ yetiştiriliyor.  Bornova ve Rodos kayısılarının köküne kibrit suyu ektiğimizi bu yazıyı hazırlarken öğrendim. Bir gün bu dergide neler kaybettiğimizin tam bir listesini yayımlamayı planlıyoruz. Turfanda Bornova Kayısı da kaybolan Bornova Bamyası gibi bir şey, çocukluğumuzdan anımsıyorum ama niyetim nostalji yapmak falan değil. Yaşayan bir tür kayısı ise o zamanlar “Emrahur” diye anılan şimdilerde daha çok yetiştiği bölgeye atıfta bulunulan, “Emralem” kayısısı… Luziet, precosej de boulbone adlı kayısıları Levantenlerin İzmir’e getirdiği kesin. Şekerpare kayısıyı da Malatya tekeline aldığı düşünüldüğünde önemli bir kayısı yetiştirme bölgesi olan İzmir’in bu özelliğini de geçen 50 küsur yılda yitirdiği kesin.

Rodos’a yaptığımız bir ziyarette tattığımız bol sulu, eti inanılmaz lezzetli kayısıların tadı bugün hala damağımızda. Ama gelgelelim Rodos Kayısısı İzmir’de kaybolup gitmiş..

Dergide yer alan “Köy Sazından” adlı köşe de yine meyve tarımını özendirecek türden türkülerle süslü. H. Y. Tarafından derlenen türkü dörtlüklerinden sizlerle paylaşmak istediklerim var: Dostun bahçesinde kızaran elma/ Ferhun efkarlanıp kayguya dalma / Gurbet ilde selam veren çok olur/ Her olur olmazın selamını alma…. Elma üzerine yazılmış bir dörtlük, şimdi de sonbahardan bir dörtlük: Şu şahin dağından kar ister gönlüm/ Ayvadan usanmış nar ister gönlüm/ Sanki benim mor sümbüllü bağım var/ Zemheri ayında gül ister gönlüm...

İzmir Orman Fidanlık Müdürü Başmühendis Cafer Değer tarafından kaleme alınan “Bol ağaç dikelim” ,  “Bağlarda yaz budaması”, Seferberlik Müdürü Hilmi Goncalı tarafından yazılan “Ekin ve ormanların yangın bombalarına karşı alınması gereken tedbirler nelerdir” başlıklı yazılar 20. yüzyıl ortalarında dünyanın ve İzmir’in geçtiği dönemi yansıtıyor.

Bugün ise neredeyiz? AB sürecinde Tarım Bakanlığında konuşan bazı aklı evveller,  “tarım zenginlik üretmiyor” sözlerini okuyorsunuz…. Köylünün milletin efendisi lafına “gıcık” olanların sayısı giderek artıyor. Halbuki uygarlığın mihenk taşı olarak “emek ve üretim” ortada durmaya devam ediyor.

 
< Önceki   Sonraki >