Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow Tarım Köşesi arrow Tarım 'da Eğitim
Tarım 'da Eğitim Yazdır E-posta
Cumartesi, 23 Haziran 2007

ZİRAAT MARŞI
Sürer, eker, biçeriz, güvenip ötesine
Milletin her kazancı milletin kesesine,
Toplandık baş çiftçinin Atatürk’ün sesine,
Toprakla savaş için ziraat cephesine..

     Biz ulusal varlığın temeliyiz,köküyüz.
     Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz.

İnsanı insan eden, ilkin bu soy, bu toprak.
En yeni aletlerle en içten çalışarak,
Türk için yine yakın dünyaya örnek olmak,
Kafa dinç, el nasırlı, gönül rahat, alın ak.
Kuracağız öz yurtta dirliği, düzenliği,
Yıkıyor engelleri ulus egemenliği,
Görsün köyler bolluğu, rahatlığı, şenliği,
Bizimdir o yenilmek bilmeyen Türk benliği.

     Biz ulusal varlığın temeliyiz,köküyüz.
     Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz

Söz: Behçet Kemal Çağlar
Beste: Ahmed Adnan Saygun

 

 

 

İTB- DERGİ

Görsün köyler bolluğu, rahatlığı, şenliği…Genç Cumhuriyet yönetimi ‘Ulusal varlığın temeli kökü’ kabul ettiği tarım kesimini eğitmeyi temel hedef olarak belirlemişti


Kafası dinç, eli nasırlı, gönlü rahat ve alnı ak
bir nesil için, Cumhuriyet ve tarım eğitimi…


         A. Nedim Atilla
         Gazeteci

Başka bir yayın için İzmirli besteci Ahmed Adnan Saygun’un eserlerinin tam bir listesine ulaşmaya çalışıyordum… Ülkemizde anlı şanlı tarihçi sayısının çokluğuna karşın ihtisas tarihçilerinden üniversitenin dışına çıkanlarının pek azlığı nedeniyle tarihimizin bu en büyük bestecisinin eserlerinin listesine ulaşırken zorlandım. Uzun arayışlardan sonra ‘Marşlarımız’ adlı nota kitabında rastladığım Ziraat Marşı adlı bestesi beni aldı bu yazıya kadar getirdi. Marşın şiirini dönemin en büyük şairlerinden Behçet Kemal Çağlar yazmıştı.  ‘Baş çiftçi’ Atatürk’ün sesi etrafında toplanmış genç ziraat eğitimcilerinin destanıydı bu…
O dönem tarımsal eğitim gören herkesin söylemekten gurur duyduğu bu eser de ilk kez 1938’de, Atatürk’ün ölümünden 8 ay kadar önce, Çankaya’da kendisini ziyaret eden Yüksek Ziraat Enstitüleri öğrencileri tarafından seslendirilmiş ve daha sonra da unutulmuştu… Dönüp bir daha okudum, bir daha okudum… Marşı becerebilseydik dedim kendi kendime, Kafa dinç, el nasırlı, gönül rahat, alın ak diyebilmeyi başarabilseydik, şu kadar dış borçtan, şu kadar iç borçtan söz eder miydik?
Marşı bir kez daha okudum, bir daha ve uzun zamandır düşlediğim bir yazıyı yazmaya karar verdim, Cumhuriyet ve Tarım Eğitimini… Türkiye'de tarım öğretiminin, 19. yüzyıl ortalarına kadar gider. İlk Tarım Yüksekokulu 1846 yılında İstanbul-Yeşilköy Ayamama Çiftliğinde kurulmuş, ancak çalışmalarını iki yıl sürdürebilmiştir. Cumhuriyetin kurucuları tarım eğitimini öncelikli hedefler arasına koymuşlardı ama Tanzimat sonrasında daha 1846’larda temeli atılan ziraat mektepleri, imparatorluğun son yıllarında artarda girdiği savaşlar sonrasında eğitimin  her dalında olduğu gibi bu dalda da gerileme kaçınılmaz olmuştu.  Büyük zaferin kazanılmasından önce, Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1922 tarihinde TBMM'yi açış konuşmasında köylü ve tarım sorunlarına eğilmişti: "Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete hak kazanmış ve layık olan köylüdür." Atatürk, İzmir İktisat Kongresi'nde yaptığı konuşmada da tarımın önemi üzerinde durmuş; "Kılıç kullanan kol yorulur, fakat saban kullanan kol, her gün kuvvetlenir" değerlendirmesini yapmıştı. 
Bu sözler daha sonra kısaca ‘Memleketin efendisi köylüdür’ vecizesine dönüşecektir. Türkiye bir tarım ülkesi olduğuna göre daha sonra bütün mazlum milletlere örnek olacak olan ‘sürdürülebilir kalkınma’ da köyden, köylüden başlayacaktır.

Burada Gazi, tarım ve tarıma dayalı sanayinin ulusal anlamda geliştirilmesini istemekte, tarımsal ürünlerin ulusal sermaye tarafından değerlendirilmemesi halinde, ‘ziyan olacağını’ düşünmektedir. Tavrı çok nettir: “Memleketimiz ziraat memleketidir. Bu itibarla, halkımızın ekseriyeti çiftçidir, çobandır. Binaenaleyh en büyük kuvveti, kudreti bu sahada gösterebiliriz ve bu sahada mühim müsabaka meydanlarına atılabiliriz. Fakat aynı zamanda sanatımız da geliştirmek mecburiyetindeyiz.  Eğer sanat hususunda yine müsamahakar olursak, o halde asar-ı sanayide yine haricin haraç-güzarı oluruz, mahsulat ve mamulatın mübadelatı ve servete inkılabı için ticarete ihtiyacımız vardır.”

Gazinin hedefleri büyüktü

Atatürk’ün koyduğu ‘Ulusal ekonominin temeli tarımdır’ sözünü cumhuriyetin kurucuları ziraat eğitimini geliştirmekte bulurlar. Zaten üniversite eğitiminin en eski olu olan Ziraat  mekteplerinin yüksekleri açılır ve hem bulundukları yöreye hem de Türk tarımına çok büyük kaynak ve desteği sağlarlar.

Köylünün en büyük sıkıntısı, aşar veya öşür denilen mahsulünün onda birini vergi olarak ödemesiydi. Büyük bir mali fedakarlığı göze alan hükümet, 1925 Şubatında Aşar Vergisini kaldırdı. Böylece köylü ağır ve sıkıntılı bir vergi sisteminden kurtulmuş oldu.

1925'te çıkarılan başka bir kanunla Hükümet, köylüyü topraklandırmak amacı ile bedelini yirmi yılda ödemek üzere toprak dağıttı. Ziraat Bankası, küçük çiftçilere kredi kolaylıkları tanımakla ve faiz haddini düşürmekle yararlı hizmetler yaptı. Kooperatifçiliğe önem verildi.
Tarım Kredi Kooperatifleri, Ziraat Okulları ve Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı.

Köylüye yararlı olmak ve yardım sağlamak amacı ile tohum ıslah istasyonları, numune çiftlikleri açıldı. Traktör kullanımı teşvik edilerek, ucuz alet ve makine dağıtımı yapıldı. Atatürk çiftlikler kurarak ve modern yöntemler uygulayarak çiftçilere örnek oldu.

Ankara Orman Çiftliği

Atatürk, Ankara’nın 7 kilometre batısındaki çorak topraklarda örnek bir çiftlik kurmayı düşünmüş, Türk çiftçisine, toprak ve tabiat şartları uygun olmasa dahi, bilgiyle ve kararlılıkla çalışıldığı takdirde başarı sağlanabileceğini göstermek istemişti. Bunun üzerine 29 Ocak 1925’te Gazi Çiftliği’ni kurmak amacıyla bir miktar arazi satın aldı. 5 Mayıs 1925’te kurduğu Orman Çiftliği’nde, çiftliğin her türlü faaliyetiyle uğraşan, bütün masraflarını kendisi karşılayan Atatürk burada Atatürk Köşkü’nü yaptırmıştır. Atatürk 11 Mayıs 1937’de çiftliklerini, içerisindeki köşklerle birlikte milletine armağan etmiştir.
 
Ziraat Okulları ve Yüksek Ziraat Enstitüsü

Zirai alanda çalışmak üzere, teknisyen seviyesinde eleman yetiştirmek çeşitli bölgelerin zirai yapılarını ve özellikleri hakkında incelemeler yapmak amacıyla, Tarım Bakanlığı Ziraat İşleri Genel Müdürlüğüne bağlı olarak kurulmuş meslek okulları. Atatürk’ü 22 Nisan 1934'te İran Şahı Rıza Pehlevi ile birlikte İzmir'de görürüz. İran Şahı ile birlikte Bornova’daki İzmir Mıntıkası Ziraat Mektebi’ni gezerler.  Bu okul 9 Eylül 1922’nin yani büyük istirdatın hemen sonrasında Aralık 1922’de kurulmuştur.  Gazi’nin İran Şahı ile birlikte gezdiği okul 1932’de yapılan binadadır. 1938 yılına kadar 265 mezun veren bu okul kalkınma için çok önemsenen tarımsal gelişmenin sağlanmasında ve çağdaş yöntemlerle ziraat yapmanın önemi anlaşılınca öğrenci sayısını artıracaktır. Bu okulda alınan 600 dönüm yeni arazi –ki daha sonraları Ege Üniversitesi’nin arazisi olacaktır buraları- kayıtlar 1933-1938 yılları arasında 70 bin meyve fidanı ve 100 bin ağaç yetiştirilecek ve köylere dağıtılacaktır. Bu arada Atatürk’ün İzmir’deki ilk büstü Alman Heykeltıraş Krippel’e yaptırılacaktır.


Daha önce de belirttiğimiz gibi 19. yüzyılın sonlarına doğru Türkiye'de tarımın geliştirilmesi için çeşitli önlemler alınırken, bunları uygulayacak ziraatçılara da ihtiyaç duyulmaya başlanmıştır. Bu amaçla 1891 yılında Halkalı Yüksek Ziraat Okulu açılmıştır. Bu okul 1928 yılına kadar eğitim ve öğretimini sürdürerek ziraat mühendisi yetiştirmiştir. Aynı yıl bu okulun kapatılmasıyla meydana gelen boşluğu doldurmak amacıyla 1930 yılında Ankara Yüksek Ziraat Okulu açılmıştır.

Alman Ziraat Fakülteleriyle aynı eğitim sistemini benimseyen bu okul daha mezun vermeden üç yıl sonra Yüksek Ziraat Enstitüsü'ne dönüştürülmüştür. Atatürk'ün direktifleriyle 2524 sayılı kanunla Cumhuriyet'in 10. Yılında kurulan ve 30 Ekim 1933 tarihinde öğretime açılan Yüksek Ziraat Enstitüsü fonksiyonel ve yapısal yönden Halkalı ve Ankara Yüksek Ziraat Okullarından çok farklı bir özellik taşımaktaydı.

Türk tarımını modernleştirmek, sorunlarını bilimsel açıdan görmek ve çözmek, Türk tarımına hizmet edecek Ziraat Yüksek Mühendisleri yetiştirmek ve bu alanda eğitim-öğretim ve araştırma yapmak amacıyla kurulan Yüksek Ziraat Enstitüsü'nün bünyesinde, Ziraat, Orman, Veteriner, Tabii İlimler ve Ziraat Sanatları Fakülteleri yer aldı.

Atatürk, Cumhuriyetin kurulmasından sonra tarıma büyük önem verdi. 1925 yılından itibaren kendisine ait çiftliklerde geleneksel tarım anlayışını kökten değiştiren uygulamalar gerçekleştirdi; köylüye örnek oldu. Ayrıca, devletin de bu alana kaynak ayırmasını sağladı.
Cumhuriyet döneminde Ankara, Eskişehir, Erzurum ve Yeşilköy’de hububat ıslah istasyonları; Adana ve Nazilli’de pamuk ıslah istasyonları; Adapazarı’nda patates ve mısır ıslah istasyonu; Bursa, Antalya, Diyarbakır, Edirne ve Denizli’de ipek böcekçiliği istasyonu, Kayseri’de yonca istasyonu, Antalya’da sıcak iklim nebatları ıslah istasyonu kuruldu. Ülkenin dört bir yanında fidanlıklar oluşturuldu. Bu devlet fidanlıkları sayesinde dut, antepfıstığı, asma, çay, elma, kayısı, fındık, narenciye, vişne, zeytin ve incir fideleri devlet tarafından yetiştirilerek köylüye dağıtıldı.

1937 yılında Zirai Kombinalar İdaresi kuruldu. Bu kuruluşun amacı, tarım aletleri, makinaları ve ilaçlarının satın alınarak halka tanıtımının yapılmasıydı. Zirai Kombinalar İdaresi 1943 yılından itibaren boş hazine toprakları üzerinde devlet çiftlikleri oluşturdu, tarımsal üretimi artırdı, çağdaş tarım teknik ve yöntemlerini köylüye tanıttı ve özellikle sıkıntılı dönemlerde halkın gıda ihtiyacının karşılanması açısından çok büyük katkılarda bulundu.

Zirai Kombinalar İdaresi tarafından kurulan çiftliklerin önemi, 1957 yılında yayımlanan bir kitapta şöyle anlatılıyordu: “Az zamanda kurulan bu çiftlikler, asırlardan beri işlenmemiş ve boş kalmış ve halkın dilinde çorak diye adlandırılan step manzaralı, çöl karakterli toprakları büyük bir hamle ve gayretle sökerek mahsuldar bir hale sokmuş ve zirai kalkınmanın ana hatlarını vatan topraklarına çizmiştir… Zirai Kombinalar İdaresi, kuş uçmaz, kervan geçmez diye vasıflandırılıp, köylüye çarık sattırdığı iddia edilen ıssız toprakları teknik vasıtalarla mahsuldar bir hale sokarak yüz binlerce ton buğday kaldırırken, etrafındaki köylü halkın idrakinde hayret ve takdirle karşılık bir intibah, asırların yapamadığı kalkınma hissini onun gönlüne yerleştiriyor ve bu gösteriler ona teknik çalışmaların faydalarını telkine kafi geliyordu.

Birbirini takiben yurdun çeşitli bölgelerinde kurulan 14 tane devasa çiftlik, Behçet Kemal Çağlar’ın tarifiyle söylemek gerekirse, “ıssızlığa, yalnızlığa, kızgın güneşli ve buz nefesli bozkırlığa son verirken, insan azim ve iradesinin dünkü çölleri bugün nasıl bir cennet gibi yemyeşil hale soktuğunu doğaya haykırıyor ve çöllerde yükselen ağaçlar, yeşillenen bitkiler, tufan gibi buğdaylar yurtta bolluğun saadetini müjdeliyordu. Atatürk’ün Ankara’da Gazi Orman Çiftliği, Silifke’de Tekir, Yalova’da Baltacı, Tarsus’ta Piloğlu, Dörtyol’da Karabasamak çiftlikleri ve Ankara’da Bira Fabrikası vardı. Bu işletmeler 1925 yılından beri tarımda yeniliklerin uygulatılması ve yaygınlaştırılmasında kullanılıyordu.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Atatürk, 1937 yılı Haziran ayında bu çiftlikleri devlet hazinesine bağışladı. 7.1.1938 gün ve 3308 sayılı Yasa ile, Atatürk tarafından bağışlanan bu çiftlikler, Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu’na dönüştürüldü. Daha sonra çeşitli diğer çiftlik ve işletmeler de Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu’na katıldı. 1944 yılında bu kuruluşun bir Ziraat Aletleri Fabrikası vardı.
Peki bugün Ziraat Eğitimi ne durumda? Yüksek idealleri olan bir ülkenin hedeflerine uygun eğitim yuvaları mı, yoksa puan tuttuğu için ÖSS ile girilmiş sıradan okullar mı? Mezunları 1938’deki gibi marşlarını yürekten söyleyebiliyorlar mı?  Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz/  Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz…

 


Yarım kalmış bir tarım
eğitimi hamlesi: Köy Enstitüleri..


Cumhuriyetin özgün ve en cesur atılımlarından biri kuşkusuz Köy Enstitüleri idi. 1936’da, askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapan 84 köylü genç, kısa bir eğitimden geçirildikten sonra köy eğitmeni olarak görevlendirilir. Uygulama başarılı olur, bunun üzerine bu kursların sayısı artırılır. Köy Enstitülerinin ana talimatı çok kısaydı ve şöyleydi : ‘Eğitmen stepin dimağı, ağaç kalbi, su ise kanı olacaktır.  Eğitmenin sınıfındaçocukların yanı sıra büyüklere mahsus kurslar da vardır. Yaşı onüçten yukarı olanlar, ders saatlerinin dışında toplanıp yazma, okuma, yurt bilgisi, tarih, coğrafya, hesap, ziraat, sıhhat bilgileri öğrenirler.

1937’de Eskişehir Çifteler’de ve İzmir Kızılçullu’da, izleyen yıllarda Edirne Karaağaç ve Kastamonu Gölköy’de deneme niteliğinde köy öğretmen okulları açılır. Yaşamını eğitime adayan Hasan Âli Yücel, Aralık 1938’de Maarif Vekili olur. O, Atatürk devrimlerinin eksiksiz ve kesintisiz olarak yaşama geçirilmesini sağlayan aydınlardan biridir.

O günlerde, 17 milyon olan nüfusumuzun yaklaşık 4 milyonu şehirlerdedir, 13 milyonu ise köylerde... Köy çocuklarının  ancak yüzde25’i okullara gidebilmektedir; yüzde 75’i ise okulsuzdur. Köy Enstitülerinin çıkış amacı budur. Beyaz renk, okulun badanasıyla; kiremit, okulun çatısıyla; fidan, kitapla birlikte köye girer.

Maarif Vekili Hasan Âli Yücel, Köy Enstitüleri Kanunu görüşülürken bu okulların öğretim programının ipuçlarını verir: "Enstitüde yetişecek öğretmenlere umumî ve meslekî kültür bakımından lüzumlu olan bilgiyi vereceğimiz gibi, bunlara köye gittikleri vakit köy hayatında âmil, prestij sahibi, kendisine fikir sorulabilecek, reyi alınabilecek insan olabilmeleri için amelî bilgiler de verilecektir."   (17 Nisan 1940).
 
Karma eğitim yapılan bu okullarda, "İş İçinde Eğitim" ilkesi benimsenir. Türkçe, matematik, tabiat bilgisi, musiki, kooperatif, tarih, coğrafya gibi derslerin yanı sıra, tarla ziraati, bağcılık, sebzecilik, ağaççılık, hayvan bakımı, arıcılık, tavukçuluk, balıkçılık, yapıcılık, demircilik, marangozluk, dülgerlik, dokumacılık, el sanatları gibi uygulamalı derslere de yer verilir.

‘İklim ve ziraat şartlarına göre yeri belirlenen okullara, köy çocuğu, sırtında torbası, babasının kışlaya gidişi gibi gelir.’

Açık havada, çadırda ders görülür önce. Sonra, taş kırılır, tuğla pişirilir, harç karılır. Her biri, emekle, sevgiyle, alın teriyle birleşir, okul olur... Kitap, toprak, traktör, örs, ağaç, bina, bilgiye susamış insanlardan oluşur bu okullar.

Enstitülere alınan öğrenciler, okulun yapım işlerinde olduğu gibi örnek tarım uygulamalarında da görev alırlar. Öğretmen, öğrenci, el ele, gönül gönüle çalışır.

Yaz günleri, kavuran güneşin altında, geceleri ay ışığında  sürer çalışmalar.. Kışınsa dondurucu soğuğa rağmen alın teri döker, öğretmeniyle, öğrencisiyle köy enstitülüler.
Bu okulların mezun vermeye başlamasıyla, uzaklar yakın olur. Köy artık uzakta  bir yerde değil; öğretmeni, öğrencisi, orada yaşayan her yaştan insanıyla bizimdir.

Köy Enstitülerini, sağlık, neşe, hayat kaynağı olan bu okulları ziyaret eden dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü gördükleri karşısında hayranlık duyar. Ve o gün şunları söyler:
"Köy Enstitülerini Cumhuriyetin eserleri içinde en kıymetlisi ve en sevgilisi sayıyorum. Köy Enstitülerinden yetişen evlâtlarımızın başarılarını ömrüm oldukça yakından, candan takip edeceğim."

Bu okullarda görev yapan, her biri bir meş’ale olan  öğretmenler, öğrencilere yemek yemeyi, insanlara sevgi ve saygı göstermeyi, devlet mallarını korumayı, her türlü işi severek yapmayı, iyi kalpli ve çalışkan olmayı öğretirler.

Öğretmenler, öğrencilere, yapacakları işlerin önemini, millet ve memleket hayatı bakımından değerini anlatırlar. İşi sevdirir, severek çalışma alışkanlığı aşılarlar.
Öğrencilerin yarısı kültür derslerine, diğer yarısı ziraatla ve yapıcılıkla ilgili iş alanlarına, işliklere giderler. Okulun günlük ve nöbetle görülecek işlerine ayrılan gruplar da kendilerini bekleyen çeşitli işlerin başına dağılırlar.

 
< Önceki   Sonraki >