Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow İzmir Yazıları arrow Gazino fotoğrafçıları
Gazino fotoğrafçıları Yazdır E-posta
Pazartesi, 11 Haziran 2007

Eski gazinoların en güçlü olduğu dönemlerde “bu kıro bizim gazinoya yakışmaz” diyerek kapısından bile sokulmayacak bir “arabesk türkücü”nün haberini okuyunca karar verdim bu yazıyı yazmaya… İzmirlife’ın eski ve has İzmirli okurlarının çok kolay anımsayabilecekleri, genç okurlarının ise bilgilenebileceği bir yazı olsun istedim…

 

Bundan 15-20 sene öncesine kadar sadece Fuar zamanı açılan bahçeler değil, tüm yıla yayılmış, Ramazan’da genellikle kapanan kalan 11 ayda da kentin sosyal yaşamını renklendiren bir “lifestyle” idi gazinolar ve gazinoculuk… Arabesk-türkücü, gazino kültürünün ayrılmaz parçalarından biri olan kadınlar matinesini yeniden hayata geçirmiş ya..

“Sanatçı”, Etiler'deki Keops'ta bu kez kadınların karşısına çıkıp “şarkı” söylemiş. Giriş ücretinin 45 YTL olduğu matinede kadınların yiyecek içecek bir şey getirmemesi karşısında şaşıran ünlü “türkücü” 'Biz buraya eğlenmeye geldik ama ortada ne köfte ne ne dolma görüyorum. Hani nerede onlar' diye sormuş… Kadınların getirdikleri yiyecekleri mekan sahiplerinin içeriye sokmadığını öğrenince küplere binen ünlü türkücü, 'Kadınlar matinesinde dolma getirmek adettendir. Böyle kuru kuruya eğlenilmez ki' demiş..

“Kadınlar Matinesi” gerçekten de gazinoculuğun en önemli bir parçasıydı o zamanlar:
 “Hanım, hanım, sen bana baksana, biz o yeri kapmak için sabahın kör karanlığında geldik, öyle açık gözlük yok, başka kapıya!” diyerek elinde çıkını boş bir yere oturmaya çalışan hanıma çıkışan genç bir kadın, yanında duran iskemleyi hırsla çekerek ikisinin üstüne birden yayılırcasına oturdu. Sonra yanındakilere dönüp dert yandı: “Vallahi buraya gelip ön sırada yer bulabilmek için boyanamadım bile! Bizimki sabah evden çıkar çıkmaz mantoyu sırtıma geçirdiğim gibi, arkasından sokağa fırladım.”

Sandalye komşusu, “Sorma kardeş,” dedi. “Ben de daha sabah çayımı bile içmeye vakit bulamadım, beraber içeriz değil mi?” sonra garsona döndü: “Memet, koyusundan iki demli dil kavuran!” diye seslendi.

Bu hâdise, İstanbul’da, her Çarşamba günü, saat 12 den 17 ye kadar kadınlar matinesi yapan büyük gazinolarından birinde, Kazablanka’da, saat sabahın 8.45 inde geçiyordu. Ev hanımları için henüz bir hayli erken olan bu saatte, gazino yarısına yakın dolmuş gibiydi. Dışarıda ise paketleri ve ellerinden tuttukları çocukları ile her yaşta hanımdan müteşekkil upuzun bir kuyruk, bilet alıp içeri girebilmek için sıra bekliyordu.

Gazino tarafından haftada bir yapılan ve sadece hanımların girebildiği bu matinelere, erkek katiyen sokulmuyor. Garsonlara ise alışılmış simalar olarak, yadırganmadan, aileden imiş gözü ile bakılıyordu. Fevkalâde hareketli ve renkli olan bu hanımlar matinesinin müdavimleri arasında, 7 aylık kundaktaki bebekten tutun, 70 yaşında baş örtülü hanımefendilere kadar her yaşın kadını var.”

Bu girişi Türkiye’ye bir dönem çağ atlalan “Hayat” mecmuasından aldım… Hayat Mecmuası’nda çalışan “bayanlar” bir “ekip” yapmışlar ve gazinoya gitmişlerdi…. Bakın nasıl anlatıyorlar devamını: “Bir çarşamba günü bizler de, birkaç hanımdan müteşekkil Hayat ekibi, sabahın erken saatlerinde gazinoya gelip, salonun muhtelif yerlerine yerleştik. Gayemiz, bu topluluğun, nasıl içten geldiği gibi samimî bir şekilde eğlenip coştuklarını görmekti. Saatler ilerledikçe salon tamamen doluyor, bu arada sık sık yer kapma kavgaları oluyor, garsonlar ikişer üçer sandalyeyi başlarının üzerine kaldırarak, peşlerine takılan müşterileri aralardaki boşluklara yerleştirmeye çalışıyorlardı. Bu yerleşmeden ziyade, âdeta bir nevi istifti. Herkes diz dize, kucak kucağa oturmuş, salondaki kalabalık 1000 – 1200 kişiyi bulmuştu. Artık yer kalmamış, bilet satışı bitmiş, içeri giremeyenler ise gelecek hafta daha erken davranmak ümidiyle dağılmışlardı.

Birden salonun ışıkları söndü ve sahne aydınlandı. Fasıl heyeti yerini aldı ve çalmaya başladı. Seyirciler sabırsızlanarak bir an evvel oyun havalarının başlamasını bekliyorlardı. Nihayet o an da geldi. Oyun havaları çalacak olan topluğunun sahneye çıkması ile, bir alkıştır koptu. Ve aynı anda kıvrak bir name de salona yayıldı. Bütün seyirci hanımlar bu andan itibaren yerlerinde duramaz oldular. Kimi elleri ile tempo tutuyor, kimi oturduğu yerde, kimi de iskemlesinin üstüne çıkarak müziğe iştirak ediyordu. Bu coşturucu oyun havasına kapılan birkaçı sahneye fırladı ve müziğin temposu ile, değme rakkaselere taş çıkarttıracak zarif hareketlerle oynamaya, kıvrıla kıvrıla göbek atmaya başlardılar.

Müzik aynı ritmik tempo ile kâh oyun havası, kâh twist çalıyor, sahnedekilerle salondakiler de hep beraber el çırpıp oynuyorlardı. Uzunca bir müddet sonra oyun ve twist faslı bitti. Mikrofonda, sahnede oynıyanlar arasında kim daha fazla alkışlandıysa, onun birinci seçileceği ilân edildi. Neticede hakikaten gayet kıvrak oynıyan, balık etinden genç bir hanım, en fazla alkış topladığı için birinci seçildi ve kendisine mükâfat olarak bir daha seferki haftaya salona serbest giriş kartı verildi. Böylece en âdil jüri olan, seyircilerin önünde müsabaka neticelenmiş oldu.

Sıra solistlere gelmişti. Hepsi sıraları geldikçe sahneye çıkıp şarkılarını okudular. Bu neşeli havaya da bermutat salondan iştirak edenler oluyordu. (...)
Sıra spikerin “Sarışın Bomba” diye takdim ettiği soliste gelmişti. Solist sahneye çıkınca bir hanım dayanamayıp yanındakini dürttü:
- Geçen sene bunun kalçaları kocaman, göğüsleri düşüktü, nasıl düzeldi a kardeş? dedi.
Diğeri cevap verdi:
- Sen de onun gibi güzellik atelyelerine devam et, bak nasıl filinta gibi olursun.
Beriki kızıp:
- Halt etmişsin sen... Benim nerem sarkık ki öyle yerlere gidecekmişim? diye terslenince, arkadaşı:
- Darılma şekerim, sözün gelişi öyle söyledim, diye işi tatlıya bağladı.

Saat üç olmuştu. Programa on dakika kadar bir ara verildi. Bu arada, çaylar tazelendi susayanlar su içti, küçükler dışarı götürüldü, yarım kalan dedikodular tamamlandı. (...)
Bu tip konuşmalar, gülüşmeler devam ederken, bu sefer hoparlördeki ses, günün tek erkek solistini takdim etti: “Şimdi huzurlarınızda Nuri Sesigüzel.” Onun arkasından Sevim Çağlayan şarkı söyledi, dinleyicilerini sahneye davet edip, onlarla karşılıklı dans etti, arada bir salondakilerle şakalaştı, erkeklere dair espriler yaptı, onlara taş attı, herkesi coşturdu….

Ya işte böyle.. Bu kadınlar matinesi… Bir de Cuma ve cumartesi akşamlarının yer bulunamayan, gece yarılarına kadar devam eden eğlenceleri. Bizim çocukluğumuzda İstanbul’a yapılan aile ziyaretlerinde konukları mutlaka “Siz İzmir’de yeterince gazino eğlencesi yaşamıyorsunuz” diyerek bir eğlenceye götürmek de modaydı. Bizim İstanbul’daki akrabalar genellikle şimdilerde sadece kuzey ülkelerinden gelen kadınların ticaretinin yapıldığı Yenikapı’daki Çakıl veya Taşlık gazinosunu, bir de Vatan Caddesi’nin üzerindeki Lunapark’ta bulunan ve aynı adla anılan gazinoyu tercih ederlerdi. Program “üvertür” ile başlar, sinemada kazandığı üne karşılık yeterince para kazanamamış “sanatçı” hanımların aile büyükleri tarafından hiç de beğenilmemiş sesleri ile söylemeye çalıştıkları şarkılarla sürerdi.

İşte gazino fotoğrafçıları tam bu saatlerde devreye girerdi. Gazinonun dolmaya başladığı anda, ellerinde devâsa fotoğraf makineleri, makineden büyük flaşları ile tüm masayı bir kareye sığdırmak için cimnastikcileri kıskandıracak hareketler yaparak fotoğrafları çekerlerdi. Bir bobin filmde en azından 24 poz olduğu için fotoğrafçının fazla film “ziyan” etmemek için aldığı önlemler de vardı.  Bu 24 poza en az 12 masa sığdırmak gerekirdi. Fotoğraf çekildikten sonra bazen gazinonun içinde bulunan, bazen de iki sokak ötedeki “karanlık odaya” gitmeleri gerekirdi… Karanlık odada film büyük bir süratle yıkanır, “fön” makinesi ile kurutulur, daha sonra agrandizöre takılarak basılırdı. Basılan fotoğrafın kuruması bile beklenmeden gazinonun ambleminin bulunduğu özel olarak basılmış kartona yapıştırılır ve fotoğraflar sahibine ulaştırılırdı. İnanın bunların hepsini bir kişi yapardı. Gazino fotoğrafçıları tek kişilik ordu idiler.

Yıllardır bit pazarlarından, eski kitapçılardan bulabildiğimiz gazino fotoğraflarını toplarım. O fotoğraflarda enteresan yaşam öyküleri vardır, bazen düşülmüş “doğum günü kutlaması”, “evlilik yıldönümü”, “başarılı bir işin bitirilmesi” kutlamalarıdır bunlar… Sigara dumanının altında çekildikleri için midir, yoksa yıllar içinde kimyasal özelliklerini yitirdikleri için mi bilinmez fotoğraflar hep buğuludur. Belki de herkes eğlenirken ekmek parasının derdine düşmüş insanların hüznü çökmüştür fotoğrafların üzerine….

Bu ay size kendi koleksiyonumdan bazı gazino fotoğrafı kapları sunuyorum…

 

 
< Önceki   Sonraki >