Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow İzmir Yazıları arrow Benim adım Giresun
Benim adım Giresun Yazdır E-posta
Pazartesi, 11 Haziran 2007

Yaşlı ve yorgun bir gemiydim 1923’te… O yılın Haziran ayında yaşadıklarımı hiç unutamam… Yolcularımın pek azı şimdi hayatta… Bu öykü güvertemde saklambaç oynayan o zamanın çocuklarının, şimdinin sevimli ihtiyarlarının hikayesidir…

 

      
Benim adım Giresun… Aslında bir yolcu gemisi olarak dizayn edilmemiştim, Southampthon’dai tersaneden İstanbul’a doğru yola çıkarıldığımda yardımcı savaş gemisi olarak hizmet vereceğimi umuyordum… Bu görevim pek kısa sürdü. Çanakkale’yi savaşarak geçemeyen emperyalistler, masa başında kazandıklarında,  Haliç’te demirlemiş köhne Osmanlı Bahriyesi’nin  donanmasının arasındaydım. İstanbul’dan İngilizlerin ‘geldikleri gibi gitmesiyle’ ben de özgürlüğüme kavuştum. Genç Cumhuriyet’in ilk yolcu gemilerinden biri olarak hizmet verecektim… Bugün size 1923 yılının sıcak, yakıcı lodos rüzgarlarının estiği uzun Haziran günlerinde taşıdığım yolcuları anlatacağım… Onlara o zamanlar biraz da aşağılamak için “yarım gavur” diyorlardı ama bugün kısaca “mübadil” olarak anılıyorlar… Onları Girit’in Kandiya (şimdilerde Heraklion deniyor), Resmo ve  Hanya limanlarından alıp Kuşadası, İzmir ve Ayvalık’a taşıdım… Sayılarını tam olarak ben de bilemiyorum, kimse de bilemiyor. Yaklaşık olarak söylenen 30 bin kişi kadar oldukları ve ağırlıklı olarak Ayvalık, İzmir ve Söke’ye yerleştikleri yönünde…

Şimdi size anlatacağım öykünün tarihlerinden bir yıl kadar öncesine gidelim… Konunun uzmanlarından Baskın Oran diyor ki;
Lozan Barış Konferansı’nda 18 adet senet imzalandı. Bunlardan ikisi erkenden, yani 30 Ocak 1923'te, geri kalanlar (Ana Barış Antlaşması dahil) 24 Temmuz 1923'te imzalanmıştır.  İkisinin altı ay kadar erken imzalanmasının sebebine gelince, iki nedeni vardır. İlki “Sivil Rehinelerin Geri Verilmesine ve Savaş Esirlerinin Mübadelesine İlişkin Türk-Yunan Antlaşması", esirlerin daha fazla acı çekmemesi için erken yapılmıştır. Zaten bütün savaşların sonunda böyle yapılır. Yunan ve Türk Halklarının  Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol’un erken yapılmasının nedeni ise, Anadolu'dan kaçan Yunan ordularıyla birlikte kendisine iltica eden Türkiye Rumlarına yer açarak Yunanistan'ı rahatlatmaktır.  Bu insanların sayısı, o sıradaki Yunanistan nüfusunun (dört milyon) yaklaşık dörtte biri kadardı, yani çok fazlaydı. Buna karşın Anadolu’ya gelen nüfusun sayısı o kadar da yüksek değildi….

İşte benim yolcularımın yerlerini yurtlarını yitirmelerinin nedeni bu antlaşmadır. 30 Ocak 1923’te Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan mübadele antlaşması başkentlerin diplomatik koridorlarının soğukkanlı ortamlarında alınmış kararın kağıda yansımasıydı. Ancak dünyada ilk ve son kez yapılan bir uygulama ile ve iki ülkenin anlaşmasıyla 1.5 milyona yakın insan yerinden yurdundan oldu.  Bu antlaşma daha sonra Lozan’da aynen onaylandı.

Anadolu’da yaşayan 1.2 milyon Ortodoks Hristiyan ile, Atina ve Ege adalarında yaşayan yaklaşık 800 bin Müslüman,  Lozan Mübadilleri Vakfı’nın tanımladığı üzere, “doğduğu , yaşadığı, aşık olduğu, gözyaşı döktüğü ve günün birinde bağrına emanet edilmek üzere huzur içinde ölmeyi hayal ettiği toprakları terk etmek” zorunda kalmıştı.

Ben ilk kez 4 Haziran 1923 günü daha Cumhuriyetimiz bile ilan edilmeden yanaşmıştım Kandiya limanına.. Kamara ve salonlarım sadece 800 kişiye ev sahipliği yapabilecek durumdayken bir an önce Anadolu’ya gelerek canlarını kurtarmak isteyen 3 binden fazla insan çoluk çocuk yaşlı genç demeden binmişti güverteme… Daha sonra 9 kez daha yanaştım Girit’in limanlarına… Her seferimden aklımda kalanlar genellikle acı anılar, ölen birkaç yaşlı insanın son dualarının yapılıp denize atılmasının yanı sıra bu yolculukların birinde dünyaya gelen ve adı ‘Mübadil’ konulan kız çocuğunu unutamıyorum. Mübadil Hanım şimdi 80 yaşındaymış ve İstanbul Suadiye’de yaşıyormuş diye duyuyorum…

O günlerin, bir imparatorluğun kalıntıları arasından yeni bir ulus devletin inşa edildiği bir süreçte , Selanik'ten,Yanya'dan, Girit'ten ve bugünkü Yunanistan'ın dört bir köşesinden, Türkiye'ye gelen insanların zorluklarla yazabileceğim öykülerinin üzerinden tam tamına seksen yıl geçti .  Aynı sıkıntılar kuşku duymuyorum ki Yunanistan’a gidip Pire’nin izbe sokaklarında yaşam mücadelesi veren Rumlar için geçerliydi.

Girit’in Kandiya, Resmo ve Hanya kentlerinde yaşayan on binlerce Türk de, 300 yılı aşkın süredir bulundukları topraklardan sökülüp Anadolu’ya getirilirken onları ben taşıdım. Osmanlı Bahriyesi’nden kalma bu yorgun ve yavaş gemide yaptıkları yolculuk yapanlar arasında şimdi yaşayanların sayısı iki  elin parmakları kadar…

Şimdi size Karadeniz’in derin sularından şöyle seslenmek istiyorum: 1923’ün Haziran ayında benimle Girit’ten Kuşadası, İzmir ve Ayvalık’a seyahat edenlerin çoğu hayatta değil… Yaşayanlar ise sadece barış istiyorlar… Geride kalan yıllar onların acılarının küllenmesini, hatta zamanın karanlık labirentlerinde unutulmasını sağlamış olsa da, ne yazık ki, bir başka filmi sürekli olarak yeniden izlemeye zorlanıyoruz. Bu film, savaşların ve beraberinde gelen ölüm , yıkım ve belki onlardan daha ölümcül ve yıkıcı olan göç olgusunun insanlığın sanki  değişmez kaderiymişçesine var olmaya devam etmesidir.


BİRİNCİ KUŞAK MÜBADİLLERDEN ÜÇ PORTRE…

Marmara Oteli’nin Mimarı Resmolu Emin Balın...

Bir dönem Atatürk Orman Çiftliği içindeki bu otel Türkiye’nin en lüks oteli sayılmakla kalmaz, Ankara’nın derin işlerinin çevrildiği yer olarak bilinirdi. Hepsi birer birer hazine olan Girit’te doğmuş birinci kuşak mübadiller içinde en tanınmışı Yüksek Mimar Emin Balın, bu otelin mimarı olarak tanınıyordu, 1950’li yıllarda. İzmir’in güzel apartmanlarından biri olan Sevinç Apartmanı’nın çatı katını kendisi için mükemmel bir şekilde dekore eden Emin Balın bebeklik resimleri Girit’te çekilmiş. Çünkü yaşayanlar içinde en yaşlısı da o. 1916 doğumlu olan Emin Balın’ın şansı Türkiye’ye geldikten sonra da iyi gitmiş. Bir gün sınıflarına Atatürk’ün girmesi ve kendisini tanıtmasını unutamıyor. “Biz Giritliler kendi aramızda büyük dayanışma göstererek bu acıların hakkından gelebildik” diyor. Halen bir Giritli kızı olan eşi Julide Hanımla mutlu bir yaşam süren Emin Balın’a da uzun ömürler dileyerek yanlarından ayrılıyoruz.


Hanyalı Nermin Buldanlıoğlu

Nermin Hanım, nüfus kağıdında 1916’da yazmasına içerliyor, “Ben 1920 doğumluyum, 4 yaşında İzmir’e gelmiştim. Girit’i de çok iyi hatırlıyorum” diyor. Ailesinin zenginliği dillere destanmış. Büyük babası Girit’ten Kâbe’ye giden ilk gruptan olduğu için çok saygın sayılırmışlar. Dedesi Bulgurcu Hacı Ali’nin konağının nasıl süslendiğini, insanların dedesinin elini öptüğünü içini dışını “Kâbe’yi” görmüş diye öptüklerini unutamıyor. “Hayal-Mayal  hatırlıyorum” diyor.
Babası gerçekten de İzmir’de ünlü Katipzade Konağı’nı yaptıran Derviş Beydi. Ancak ailesi için “Bizler büyük bir mirasyediyiz” diyordu. 5 kişi geldikleri İzmir’de, aile hızla büyümüş ama servet ellerinden gitmiş.  Nermin Hanım, İzmir’de Göğüs Hastalıkları Hastanesi Başhekimi olarak ünlenmiş olan Dr. Şadi Buldanlıoğlu ile evlenmiş. İki oğlu var, birisi eşinin ilk eşinden olmak üzere. İkisi de İzmir dışında teyze çocukları tek varlığı ama onlardan çok uzakta ve büyük yalnızlık içinde olmaktan yakınıyor.


Kandiyalı Terzi İbrahim...

İbrahim Niğdeli,  ya da İzmir’in Yeşilyurt semtinde yaşayanların Terzi İbrahim Amcası, Girit’in Osmanlı tarafından da başkent olarak kullanılan Kandiya kentinde 1919 yılında dünyaya gelir. Dedesi ve büyük amcası Girit’in en büyük kuru üzüm, buğday ve keçiboynuzu ihracatçısı idi. Girit’te çok saygın ve güçlü bir aile olan ailenin en büyüğü olan Kadri Bey’in bir aşk macerası sonrasında zehirlenmesi üzerine dedesi İsmail Efendi var olan işleri daha da büyütür. Mağaza dönem için öylesine büyüktür ki, İbrahim Bey’in babası “mağazamızda 150 kadın sadece üzüm çöpü ayıklamak için çalışıyordu” dermiş. Mübadele gemisi Giresun’a  Niğdeli Ailesi 10 çocukla binmişler. Yanlarında gelirken o kadar çok altın varmış ve üvey annesi o altınları beline sararak saklamak zorunda kalınca vücudu yara bere içinde kalmış... Baba Mustafa Niğdeli’nin 12 çocuğu ve 33 torunu bulunuyor. Bu nüfus içinde Girit’te doğanlardan tek isim İbrahim Bey. Türkiye’de kendilerine verilen Manisa’da bağlar ailenin hızla artan nüfusuna yetmeyince İbrahim Bey, İzmir’e gelip terzilik sanatını öğrenmiş. 1949 yılında evlendiği eşinden üç çocuğu dünyaya gelmiş.

 

 

 


Mübadele fikri kimin?


Milletler Cemiyeti 22 Eylül 1922 tarihli toplantısında Göç Komisyonu Başkanı Norveçli
Fridjof Nansen'i Türk-Yunan göçmenleri sorunu çözmek üzere görevlendirmiştir. Dr.Nansen bu göreve atanmasının ardından 27 Eylül'de M.Kemal Paşa ile yazışmalarda bulunup 12 Ekim'de de İstanbul'a gelerek Ankara Hükümeti temsilcisi Hamit Bey ile bir görüşme yapmıştır. 23 Teşrinievvel (Ekim) 1922 tarihli Tanin gazetesi Dr. ansen'in Türk ve Rumların
mübadelesi hakkında araştırma yapmak ve hükümet ile  temas ve müzakerelerde bulunmak üzere İstanbul'dan Ankara'ya geçmek üzere hazırlıklar yaptığını,  mübadelenin ne şekilde yapılacağına dair raporlar hazırladığını ve bu işin yapılabilmesinin mümkün olduğu kanaatine sahip ve Türk hükümetinin de mübadeleye taraftar olduğunu yazıyor. 1 Kanunuevvel (Aralık) 1923 tarihli Tanin gazetesindeki bir başka haber mübadele fikrinin daha I.Dünya Savaşından  önce, hatta Balkan Savaşları'ndan önce birçok Rum'un Anadolu'yu terkedip, Yunanistan'a gitmesi sırasında sözkonusu olduğuna yer veriyor. Aynı haberin devamında aynen şöyle bir ifade var: " Mübadele-i  ahaliye biz taraftarız, esasen bunu Rumlar teklif etmişlerdi. Şimdi içimizde yaşamalarını  kabil olamayacağını anladılar. Otuz sene öncesine kadar böyle bir şey yoktu"

 


İzmir’deki Girit kökenli yurttaşlarımız Türk Giritliler Derneği’nde örgütlenmiş durumdalar...
Türk Giritliler Derneği Başkanı Abidin  Bayraktaroğlu, 1921 doğumlu ama ailesi 1923’ten çok önceleri Anadolu’ya göç edenlerden. Abidin Bey, Girit doğumlu değil ama onları hepsini bir araya toplamaya çalışan bir insan... Bayraktaroğlu, “Giritliler büyük acılar çektiler, gavur gözü ile bakıldılar. Büyük yalnızlıklar çektiler...” diye özetliyor geride kalan 80 yılı..

 


Giresun Gemisini tanıyalım…


1890’da İngiltere’de yardımcı muhrip olarak inşa edildi. Osmanlılar gemiyi satın aldıktan sonra askeri eğitim için kullandılar. Birinci Dünya Savaşında Marmara Denizi’nin savunmasında görev yaptı, Mondros Mütarekesinden sonra  Haliç’e hapsedilen gemilerdendi. Bekleyen her gemi gibi o da çürümeye başladı. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra yolcu gemisi olarak kullanıldı. Büyük mübadelede onbinlerce insanı salkım saçak taşıdı.1930’da sadece yük gemisi olarak kullanıldı. 1932’de Karadeniz’deki bir seyir sırasında fırtınadan battı.

 
< Önceki   Sonraki >