Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow İzmir Yazıları arrow Sen de benden selam söyle Hanya 'ya, Kandiya 'ya, Resmo 'ya
Sen de benden selam söyle Hanya 'ya, Kandiya 'ya, Resmo 'ya Yazdır E-posta
Pazartesi, 11 Haziran 2007

1924 mübadelesinin acı-tatlı anıları roman haline geldi…
GİRİTLİ MUSTAFA’NIN ÖYKÜSÜ…

“Bizden sonra öyle bir nesil geliyor ki öz tarihinden bihaber… Hem ilgisizler hem de bilgisiz!”  73 yaşında üçüncü kitabı olan Giritli Mustafa’yı yayımlayan Ertuğrul Erol Ergir’e “Bilimsel birkaç küçük araştırma dışında ilk kez ortaya böylesine kapsamlı bir iş çıkarmışsınız.

Hem de işin içinde duygusal bir öykü var’ dediğimde bana bu karşılığı verdi. Gerçekten de Türkiye’deki resmi tarihçilerin görmezlikten geldikleri, son dönem yazarlarının bir kaçının öykülerinde romanlarında şöyle bir değindikleri bir konuyu derinlemesine araştırmış; babasının bir Giritli kızla yaşadığı aşk hikayesini kitabına ana tema yapmış  Ertuğrul Erol Ergir. Kitap için Türk edebiyatındaki ilk Giritli romanı diyebiliriz.

Mübadelenin ilk romanını Selçuk’un Şirince (o zamanlardaki adı Çirkince) köyünden Atina’ya göç etmiş yoksul bir Rum ailesinin kızı olan Dido Sotiriu “Benden Selam Söyle Anadolu’ya’’ adıyla yazmıştı. Daha sonra Ayvalık’tan Midilli’ye göç eden İllias Venezis, Söke’den Sisam’a göçeden Elsa Hiou’nun “İzmirli Nine” romanları gelmişti. Kozmas Politis’in Karşıyaka’yı anlattığı “Yitik Kentin Kırk Yılı” Yunan edebiyatında mübadelenin tarihsel tanıklığında zirveye çıktığı romandı. Kemal Yalçın’ın “Emanet Çeyiz” adlı romanı ise Türkiye’nin bu konudaki en önemli edebi eseriydi.  Bu kitaplarda anlatılanlar Anadolu’dan Yunanistan’a göç edenlerin öyküsüydü. Bizde ise Ayvalıklı tarihçi Ahmet Yorulmaz’ın “Hasanakî’nin trajedisini” anlattığı Savaşın Çocukları adlı kitabı bir kenara bırakırsak mübadele gibi toplumumuz için son derece ciddi sonuçlar doğuran bu konu üzerinde Anadolu’ya gelenlerin açısından yazılanlar pek azdır, pek eksiktir… Sotiriu’nun kitabına karşılık Ergir, “Giritli Mustafa” ile “Sen de benden selam söyle Hanya’ya, Kandiya’ya, Resmo’ya” demektedir… Sotiriu’nun kitabına benzeyen çok yönü olmakla birlikte Ergir’in kitabında farklı olan bir yan mübadelenin keyifli bir yanını ortaya çıkarması olmuştur.

Ertuğrul Erol Ergir’i Türk okuru “Unutamadığım İzmir’im ve Karşıyakam” adlı kitabı ile tanımıştı… Aslında Ergir daha önce “Mektebi Sultani” yani Galatasaraylılar çevresinde ‘Unutamadığım Galatasarayım’ adlı kitabıyla ilgi uyandırmıştı.

Son kitabında kendi ailesinin Girit’ten İzmir’e göç edişinin öyküsünü anlatırken, babasının yarım kalmış aşkını da işlemiş. Giritli Mustafa’nın, Eleni ile yaşadığı kırık bir aşk hikayesi... Kitapta 1909 yılında yapılan solcu “Zeytin” ve sağcı “Defne” partilerinin katıldığı Resmo (bugünkü Retimno) yerel seçimleri yer alıyor. Defne Partisi’nin adayı Safter Bey, Zeytin Partisi’nin adayı ise Ergir’in dedesi Hüsnü Bey’miş. Yerli fakir Rumlar ve dönemin solcu politikacısı Venizelos Hüsnü Bey’i desteklemiş. Mekteb-i Sultani’de okuduğu ve  Fransız Devrimi’nin etkisinde kaldığı için sosyalist ve insan eşitliğini benimsemiş bir insan olan Hüsnü Bey 1922’ye kadar Belediye Başkanlığı yapar..  O zamandan kalan Rumca manileri de kitabına almış Ergir..

Daha sonra gelinen İzmir önceleri herkesin reddettiği “gavur” gözü ile baktığı ve sadece kendilerinden kız alınıp verilen bir topluluk... Hep birlikte yaşamaya çalışmak.. Atatürk’e olan inancını kitabın sonlarında babasının ağzından dile getirmiş Ergir:  “Cumhuriyet idaresi ve onun yaratıcısı Atatürk bize özgürlüğümüzü kazandırmıştı. Mutluluğu yakalamamız artık Yaratan’ın bize bahşettiği aklımızı iyi kullanmamızla erişebilir olmuştu. Özgürlüğümüzden taviz veremezdik ve vermemiştik. Fikri hür, vicdanı hür insanlar olarak yaşayıp  gitmiştik ve çoğumuz, mutluluğu da Anadolu topraklarında yakalamayı başardık. Ben Giritli Mustafa.. Kimsenin etkisi altında kalmadım, yanlışlarımı da aklımı kullanarak düzelttim. Aklımı kullanarak ve özgürlük içinde yaşayarak mutluluğu İzmir’de yakaladım”

“Bu kitabımı Yunanistan ve Türkiye’nin ebediyen dost kalması gerekliliğini, çektikleri sıkıntılar sonucunda, kavramış, Girit’ten Anadolu’ya yerleştirilmiş Türk mübadiller ile Anadolu’dan Girit’e yerleştirilmiş Rum mübadillere ithaf ediyorum” diyen barış yanlısı Ertuğrul Erol Ergir’le konuştuk…

- Siz mübadele sözcüğünden ne anlıyorsunuz?

Ergir: Mübadele insanın aklından bile geçiremeyeceğiniz kadar zor bir iş. İnsanın bildiği alıştığın topraklardan koparılıp hiç bilmediği bir yere yerleştirilmesi hem de bunu birilerinin emriyle yapması hiç kolay değil… Size gelip ‘hadi Paris’e yerleşiyorsun’ bile deseler bir düşünürsünüz Paris’i bile bir araştırırsınız. Burada böyle bir şey yok. Mübadeleye tabi tutulan Türkler de, Rumlar da en azından üç asırdır orada yaşıyorlardı… O bölgede örfü adeti birbirine benzeyen topluluklar  oluşturmuşlardı. Sonra onlara ‘al ceketini gidiyorsun’ dediler.

- Girit’in fethi Fatih Sultan Mehmet’in bile rüyalarını süslüyormuş ama, fethedilmesi ‘Deli’ lakaplı İbrahim padişahın döneminde gerçekleşmiş.

Ergir: Evet bütün padişahlar Giriti almayı düşlediler ancak 17. yüzyılın başlarında gerçekleşti… Deli İbrahim 1643’te Haremağası Sümbülağa’yı güzel kızlar, güzel oğlanlar bulsun diye Akdeniz’e göndermiş. Sümbülağa tam Hanya açıklarına gelince Malta şövalyelerinin saldırısına uğrayıp öldürülmüş, elindeki köleler de kaçırılmış. Buna çok hiddetlenen Deli İbrahim yarım ada mı, ada mı olduğunu dahi bilmediği Girit’i işgalini emretmiş… Yusuf Paşa’yı görevlendirmiş. Yusuf Paşa’yı da iki yaşındaki bir kızı ile evlendirip damadı ilan etmiş. Yusuf Paşa, Girit’in işgali için hazırlıklara Mora Yarımadası’nda başlamış. İki sancak kurmuş. Anadolu Sancağı’nı Konya ve Karaman’dan getirdiği Mevlevi ve Bektaşi erenlerinden kurmuş. Osmanlı Bektaşilik ve Mevleviliğin başına dert olmasını istemediğinden askerlik denilince akla hep onlar öncelikle geliyormuş. Bizim atalarımız 1645’te Girit’e ilk çıkan Konyalılardanmış. İki kardeş birlikte Girit’e çıkmış biri şehit olmuş diğeri yaşamış. Ancak Girit dağlık bir bölge oluğu için işgali 25 yıl sürmüş. O sırada bir ferman çıkmış Girit’e gelenler kendi memleketlerine dönemeyecekler, buradan kız alıp onunla evlenecekler şeklinde… Bizim büyük dedemizin Konya’da bir yavuklusu varmış ama dönemeyince yerli halktan bir kız ile evlenmek zorunda kalmış.

- Peki Türkler kaldıkları 300 yıl boyunca Girit’in tek hakimi olabildiler mi?

Ergir: Bizde Türk kimliği kavramı Atatürk ile başlar.  Ondan önce herkes Osmanlı tebası…  Herkes ben Osmanlı tebasıyım diyor. Kimse ben Rum’um, ben Ermeniyim demiyor. Herkes Osmanlı tebasıyım Müslümanım ya da Hıristiyanım diyor ve kardeş kardeş yaşıyor.  Yunanistan’ın bağımsızlığı kazanmasından sonra benim büyük babamın da yakın arkadaşı olan aslen Giritli devlet adamı Venizelos’un da kışkırtmasıyla işler büyüyor ve Girit’in Yunanistan’a ilhakına kadar gidiyor.

- Biraz da ailenizden ve Giritli Türklerden söz etsek. Kitabınızdan da öğreniyoruz ki Giritli Türkler, Türkçe bilmezmiş…

Ergir: Nasıl bilsinler? Girit’te Osmanlı eyaletlerinin tersine bir ferman çıkıyor. Diğer eyaletlerde konuşma dili serbest, yazışma dili Türkçe zorunluluğu varken, Girit’te hem konuşma hem de yazışma dilinin Rumca olması emredilmiş… Bu fermanda bizimkilerin Mevlevi, Bektaşi geleneğinden gelmesinin yani hoşgörülü olmalarının rolü büyük… Ama bu büyük tavizler oradaki Türklerin de dillerini öğrenmesini engellemiş. Osmanlı’nın hem emrine itaat eden Türkler kimliklerini yitirmişler. Mesela benim büyük babam anlatırdı. Çocuğu ile Türkçe konuşacak, günlük işler içinde kendisi de, çocuğu da Rumca konuşuyor. Akşam aklına geliyor ki, çocuğuna Türkçe öğretmesi lazım. Benim babamın yani Giritli Mustafa, 7-8 yaşına kadar sadece “puf baba” demeyi bilirmiş. Çünkü büyükbabamın akşam aklına Türkçe öğretmek geldiği için, “söndür lambayı oğlum” dermiş Türkçe. Babam da, “puf baba” demiş... Bu durum aileleri çok üzüyor ve varlıklı olan çocuklarını Türkçe eğitim görmeleri için İstanbul’a göndermek zorunluluğu yaratmış... Zaten 1922 ve 1924’te İzmir’e gelen ailelerin çocukları içinde çok sayıda eğitimli insanın, doktorun mühendisin bulunması da rastlantı değil.

- Yunanistan’ın Girit’i ilhak etmesinden sonra neler oluyor?
Ergir: Aslında gerçek ilhak ancak Yunanlıların İzmir’i işgali ile gerçekleşmiştir. Girit Yunanistan’a ait olduğunu Türkler’in İzmir’in işgalini duyup, sinmeleri sonucu gerçekleşmiştir. Daha önceden tam bir ilhak söz konusu değildir.
- Girit’te o dönemde kaç Türk yaşıyordu?

Ergir: Tam rakamı bulmak olanaksız. Doğru bir sayım olmadığı gibi, 1820’den itibaren Anadolu’ya doğru bir göç başlamıştır. Karşılıklı katliamlar var. Bir kısmı savaşa dayanamayıp kaçıyorlar. Gençlerin büyük bölümü zaten İstanbul’a göç etmişti bile.

- Mübadele olayına gelirsek...
Ergir: Aslında Atatürk’ün bu mübadele işine karşı olduğunu düşünüyorum.Ancak, önceleri dedem Hüsnü Bey’in Girit’teki fakir Rumların da desteği ile belediye başkanı seçilmesini sağlayan Venizelos bir ara Türk düşmanlığına kalkışmış. Daha sonraları Atatürk ile büyük dostluk geliştirmesine karşın, 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşu ile birlikte “artık Türklerle Rumlar birlikte yaşayamaz” saplantısına kapılmıştı. Bu çerçevede Atatürk’ü de ikna etmeyi başardı.

- 1.5 milyon Ruma karşılık 1 milyon Türk yer değiştirdi. Sizce Venizelos’un bunda amacı neydi?

Ergir: Venizelos, Anadolu’daki zengin, yetenekli ve kültürlü Rumların Yunanistan’a katkı sağlamasını planlamıştı. Kültürel alanda elbette Anadolu’dan gelenlerin büyük katkısı oldu ama zenginliklerini İzmir’de bıraktıkları için parasal bir katkıları olmadı. Venizelos’un planı da böylelikle tutmadı...

- Şimdi biraz da kitabınıza gelsek, bu kitabı yazarken amacınız neydi?
Ergir: Tarih kitaplarını bize geçmişi öğreterek, hatalarımızı azaltan ve geleceğimizin de güvencesi bir bilgi kaynağı olması gerektiğini düşünmekteyim. Örneğin mübadele sırasında bize çok sayıda Rum yardım etmiştir. Resmi tarihte anlatılan sadece çektirilen cefadır. Ama gerçek böyle değildir.  Fransızların bir sözü var, “Savoir, par coeur, n’est pas savoir!”, yani “Ezbere bilmek, bilmek değildir!” sözü bizdeki tarih öğrenmeyi en güzel anlatan bir deyimdir. Tarih kitapları hep olayları, savaşları kavgaları anlatan bir belgeseldir. İnsanlar bu kitaplar içinde bir toptan farksızdırlar ve oradan oraya atılıp dururlar. Oysa insan bir top değildir. Yaratan, insanı üstün özellikler vererek var etmiştir. İnsanın diğer yaratıklara nazaran üstünlüklerini saymak bile kolay bir iş değildir. Bu yüzden tarihi bir olayı yaşamış insanların o anda neler düşündükleri ve hissettiklerini öğrenmek fevkalade önemlidir. O düşünce ve duygular, toplumlar arasında yeni yanlışların yapılmasını  önleyeceği gibi sağlam temellere oturtulmuş sürekli barışın da yolunu açar. Kitabımda insanlarımıza, acılar içinde bile huzur ve mutluluğun bulunabileceğini anlatmak isterim...

- Peki şimdi 73 yaşında bir insan olarak, bütün acıların tanığı olmuş bir insan olarak ne düşünüyorsunuz..
Ergir: Ben Akdeniz’in, Ege’nin barış gölü olmasını istiyorum. Yunanlı Felsefe Hocası bir dostum var şimdiki Liberal Partide milletvekili Sorbon Mezunu...  Feralakis denilince bütün Yunanistan’da tanınan bir isim. Adam açık açık söylüyor: ‘Akdenizin en huzurlu dönemi Osmanlı hakimiyetindeki dönemdir.  İkinci Dünya Savaşı’nda Girit’i işgal etmiş olan Almanlar, “Sizin tarihiniz yoktur” diyerek buldukları her tarihi evrak ve dokümanı da Girit meydanlarında yakmışlar.  Giritliler şimdi geçmişlerini, Osmanlı arşivlerinde arıyorlar ve görüyorlar ki, en huzurlu, en mutlu dönemi o zamanlar yaşamışlar. Akdeniz’de hep mefaat tartışmaları olmuş. Bundan da Giritliler zarar görmüş. Anadolu’nun her yerindeki özellikle Ege kıyılarındaki Türkler ve Rumlar dinsel hoşgörüye dayanan bir beraberlik sergiliyordu. Ama emperyalistler bu beraberliği bir kez bozdular. Bir daha da bozamayacaklar umarım...

 
< Önceki   Sonraki >