Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow İzmir Yazıları arrow Şehrin Sesli Tarihi-2
Şehrin Sesli Tarihi-2 Yazdır E-posta
Pazartesi, 11 Haziran 2007

Harmandalı’dan  İsmail Zühdü Bey’e
Cumhuriyet öncesi İzmir’de müzik yaşamı

Öncelikle “İzmir’de en keyifle oynanan zeybek hangisidir?” sorusunun yanıtını arayacağımız bu yazıda Cumhuriyet öncesi İzmirinin müzik yaşamı üzerine sohbet etmek istiyoruz...

Bu dizinin ilkinde geçen ay, “uzaklarda” hâlâ yaşayan bir İzmir geleneğinden Rembetiko’dan söz etmiştik...  Önümüzdeki sayıda ise Cumhuriyetin ilanı ile gelen aydınlanmanın kentin müzik yaşamını nasıl etkilediğini araştıracağız... Burada Rakım Elkutlu

Şimdi, ilk satırdaki sorunun karşılığını verelim ve “İzmir’de en keyifle oynanan zeybek Harmandalıdır” diyerek Türk Halk Oyunlarının bu benzersiz güzelliğinin öyküsü ile yola çıkalım...

Harmandalı, zeybeklerin o dönemde de en yaygını ve en çok oynanılanı olarak tanınıyor. i Harmandalı oyun havasını 1916'da Çanakkale'de savaşan Ege çocuklarından biri olan Ahmet Yekta Madran yazmış. Kurtuluş Savaşı’na katılan kahramanlar Sakarya’da, Afyon’da, Kocatepe’de, Dumlupınar’da hep "Harmandalı Zeybek Oyun Havası" oynayarak moral bulmuşlar.  Ahmet Yekta “Madran” soy adını aldığı gibi Çine ile Bozdoğan arasına yerleşmiş Madran dağının çocuklarındandı. Zeybeklerden, efelerden doğduğu andan itibaren etkilen, ömrü boyunca “efeliğe” güvenen ve gururla bağlı yaşayan Ahmet Yekta Bey’in derlemesi müzik tarihimizin kilometre taşlarından biri olarak görülüyor. Ahmet Yekta Madran’ın Cumhuriyet sonrası işlerinden  gelecek sayıda söz edeceğiz...


İzmir Harmandalı Zeybeği
Harmandalı efem bakıyor, hey hey
Bileğinden kanlar akıyor, vay hay
Gümüş bilezikli mavzerin vay hay
Namlusunda şimşek çakıyor, vay hay
Efeme her cepken yaraşır, hey hey
Korku nedir bilmez dolaşır, vay hay
Bütün kızanların önünde, vay hay
Elinde yatağan savaşır, vay hay

Kemanî Hüseyin Hüsnü Bey

Çanakkale’de kahramanca dövüşenler arasında yer alan Ahmet Yekta Madran’dan başka önemli müzisyenler de, 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki İzmir’de rol oynamıştı... Bunlar arasında dikkat çekenlerden biri de, Kemanî Hüseyin Hüsnü Bey’dir. Şair yanı da olan eğitimini İzmir’de yapan, Fransızca’yı kendi kendine öğrenen Hüseyin Hüsnü Bey İstanbul ve İzmir’deki vakıflarda görev yapmış, geçimini böyle sağlamış bir insan. Ömer Faruk Huyugüzel’in benzersiz nitelikteki yapıtı “İzmir Fikir ve Sanat Adamları” Hüseyin Hüsnü Bey’e ait en geniş bilgiyi bulabileceğimiz yer olarak görülüyor. Keman çalmada eşsiz bir sanatkâr olan Sultan Abdülhamit döneminde Şair Eşref, Tevfik Nevzat ve Tokadizade Şekip gibi dönemin önemli entelektüelleri ile birlikte şiir ve edebiyat meclislerine bulunan Hüseyin Hüsnü Bey için Hüseyin Rıfat Bey, Hizmet gazetesinde şöyle yazar:
“Bizim bir Kemanî Hüseyin Efendimiz vardır. Zarif değil, ezrâf. Hocasız en büyük musikişinas, yine hocasız her şeye aklı erer. İzmir Evkaf Başkatipliği’ne kadar yükselmiş, vakıf işlerini iyi kavramış, sonra istifa etmiş, evkafta işi olanların önüne düşmüş, kazanmış, kazanmış, şahane bir hayat geçirmiş bir adam. Altın kağıda tahvil edilince son günlerde o da zarara uğradı”
Kayıtlarda 1921 yılında Yunan işgali altındayken hayatını kaybettiği yazılan Hüseyin Hüsnü Bey’in besteleri ne yazık ki günümüze ulaşamadı.

Modern Müziğin Türkiye’deki ilk
isimlerinden biri İsmail Zühdü Bey....

Ahmet Yekta Bey’in “Harmandalı” zeybeğini en iyi kim seslendirirdi?” sorusunun karşılığı ise o zamanlar tekti: “Garp Cephesi Bandosu”... Garp Cephesi Bandosu’nu yöneten kimdi diye sorarsanız, cevabı “İsmail Zühdü Bey”dir...

İzmir’de Cumhuriyet öncesinin kuşkusuz en önemli bestekârı ise İsmail Zühdü Bey olarak görülüyor, 1878’de Bulgaristan’da doğan, o yıllarda meydana gelen bir Balkan göçü ile İzmir’e gelip Tire’ye yerleşen İsmail Zühdü Bey için, Prof. Huyugüzel, “İzmir’de Batı Müziği usullerine göre yaptığı okul şarkıları ve marşlarla bir müzik öncüsü olarak tanınmış, ayrıca bazı ünlü bestecilerin yetişmesine katkıda bulunmuş önemli bir bestecidir. O, tanınmış bir çok Türk şairinin eserlerini bestelemesi dolayısı ile müzik ve edebiyat arasındaki ilişki açısından da dikkate alınması gereken birisidir” diyor.

İsmail Zühdü Bey’in Sanayi Mektebi’ne tayini sonrasında besteciliği ülkenin her yerinde tanınmış.. 1898 yılında “Mektebi Sanayi Muzıka Muallim Muavini” olarak adı geçen İsmail Zühdü Bey,  II. Meşturiyet’in ilanından hemen sonra, İttihat ve Terakki Mektebi’nde “Milli Müzik” dersleri vermeye başlar. Bir yandan da Mahmut Nedim Bey’in, Menba-ı Füzuyat adlı özel okulunda da dersler vermeye başlar. Daha sonra onu adı Sultaniye diye anılan İzmir İdadisi’nin öğretim kadrosunda görüyoruz. Padişah Mehmet Reşat’ı karşılamak için Hamidiye Sanayi Mektebi bandosuyla Selanik’e, 1910’da da İzmir milletvekilleri ve eşrafından oluşan bir heyetle Viyana’ya giden İsmail Zühdü’nün eserleri bestelediği eserleri Türkiye’nin her yerinde okutulmak istenmiş ama koşullar buna elvermemişti.  Padişahlar II. Abdülhamid ve Sultan Reşat tarafından birer Mecidi nişanı ile ödüllendirilen İsmail Zühdü Bey,  İzmir’in işgali sonrasında Mustafa Kemal’in emrine girer ve Garp Cephesi Bandosu’na şeflik yapmaya başlar...

Sakarya Zaferi’nden sonra Ankara’ya çağrılan ve önce Büyük Millet Meclisi Bando Şefi ardından da Risayeti Cumhur Filarmoni Orkestrası şefi olur. Bugünkü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın ilk şefi de bir İzmirli olan İsmail Zühdü Bey’dir. Ancak 9 Eylül 1922 günü gerçekleşen büyük kurtuluş sonrasında “Ben Ankara’da daha fazla yapamayacağım” diyerek İzmir’e geri döner ve İzmir Erkek Lisesi ve Darülmuallimat Müzik Öğretmeni olarak geri döner... 1924 yılının sıcak bir Ağustos günü Kordon’da rakı içerken geçirdiği kalp krizi sonucu 46 gibi son derece genç bir yaşta dünyadan ayrılır.

İsmail Zühdü Bey’in yaptığı beste sayısı tam olarak bilinmemektedir, ancak Vasıf Çınar Bey’in başkanlığında Ankara’da kurulan İzmir Yurdu adlı dernek için yaptığı marş, işgal altındaki kentlerde dillerden düşmüyordu: “Güzel İzmir, Anadolu kalbi / Senin için yara dolu / Güzel İzmir bağlarının / Ne oldu zümrüt yolu?/ Biz o yolun, işte üç yıl/ Ufkuna atıldık canla başla / Bir gün sana varacağız / Gözümüz dolu yaşla...”

İsmail Zühdü Bey, işgal altındaki İzmir için hıçkırıklarla ağlayan “feryat”lar da yazdığı bilinmektedir: “Ben nasıl yaşarım vatansız, sensiz/ Baharı neylerim gülsüz, gülşensiz/ İzmirim gömülüp gittin kefensiz/ Çoktandır alamadım haber İzmir’im/ İzmirim, İzmirim, Güzel İzmirim/ Bilmedim gittin mi, duruyor musun?/ Feryad ediyoruz duyuyor musun ?/ Niçin susuyorsun uyuyor musun?/ Uyan gün batıyor, uyan İzmir’im/ Bak doğan güneşler al kan İzmirim”

İzmir’de modern çok sesli müziğin öncüsü olan, iki sonat ve iki de senfoni bestelediği bilinen İsmail Zühdü Bey’in anılması gereken bir yanı da Nazım Hikmet’in, “Kara Kuvvet” adlı şiirini de 1923’ün son günlerinde bestelemiş olmasıdır.

İzmir Marşı

Bugün hala coşku denilince akla ilk gelen müzik eserleri arasında yer alan İzmir Marşı için bilgilerimiz çok sınırlı. Müzıkayı Hümayun Klarinetçibaşısı Mehmet Ali Bey’in bestelediği İzmir Marşı’nın, işgalden ve kurtuluştan çok önceleri bestelenmiş olmasına rağmen 9 Eylül 1922’den sonra, günümüze kadar düğünlerde bayramlarda “açılış” marşı oldu. Bazı saygısız sunucuların karıştırdığına bakmayın, işin aslı “İzmir Marşı ile gelip, Mehter Marşı ile gitmek” değildir. Doğrusu şenliğin İzmir Marşı ile yani coşkuyla açılıp, Cezayir Marşı ile bitirilmesidir. Cezayir Marşı’nın bu coğrafyanın yitirilmesi üzerine hüzünlü bir bestesi vardır...

İzmir’de ölen ünlü besteci: Dikran Çuhacıyan

Dikran Çuhacıyan, Operetleriyle ünlü Ermeni asıllı Osmanlı bestecisidir. 1836’da İstanbul’da doğup 25 Şubat 1898’de İzmir’de büyük yoksulluk içinde öldüğünde, hiç kimse onun bu hale geleceğini düşünmemişti. İzmir’de görkemli bir cenaze töreninde “Marche Funerbe” eşliğinde Kokluca’daki Ermeni Mezarlığında toprağa verildiğinde ardında inanılmaz bir besteler zinciri bırakmıştı.
Çuhacıyan’a, 1872’de Beyazıt’ta kurduğu tiyatroda sahnelenen ilk Osmanlı opereti olan “Arif’in Hilesi” büyük ün kazandırdı. Bu sıralarda Gedikpaşa Tiyatrosu’nda temsiller sahneleyen Güllü Agop’un ekibiyle kendi ekibini Güllü Agop’un isteği üzerine birleştirdi. Kışın Gedikpaşa’da yazın Üsküdar’daki Aziziye Tiyatrosu’nda temsiller verdiler. 1874’te bu kez “Köse Yahya” opereti sergilendi. 1875’te ise en ünlü yapıtı olan “Leblebici Horhor Ağa” yı besteledi. Bu oyun ilk kez Ocak 1876’da Beyoğlu Fransız Tiyatrosu’nda oynandı.

Takvor Nalyan'ın librettosunu yazdığı Dikran Çuhacıyan'ın 1875 yılında bestelediği üç perdelik operet Leblebici Horhor Ağa döneminin en önemli oyunlarından biri olmuş gerek ülkemizde gerekse diğer ülkelerde defalarca sahneye konmuş ve büyük beğeni toplamıştır. Dr. Rıza Nur'un deyişi ile: "Leblebici Horhor Ağa, bizde ilk gülgûlu (opera - komik) operadır."
İstanbul'da geçen bir aşk hikayesi olan Leblebici Horhor Ağa, ilk kez 1875 yılında Dikran Kılıçyan'ın Osmanlı Operası'nca oynandı. Beyoğlu Fransız Tiyatrosu'nda sahnelenen operet büyük başarı kazanır. Operetteki "Çek Kayıkçı" ve "Biz Köroğlu Yavrusuyuz" gibi şarkılar kısa zamanda dillerden düşmez olur. Yüze yakın temsilden sonra dönemin en popüler oyunudur artık Leblebici Horhor Ağa. 1883 yılında Büyük Bengliyan Operet Kumpanyası, çıktıkları Balkan turnesinde diğer Türk operetleriyle birlikte Leblebici Horhor Ağa'yı da oynarlar. Aynı operet grubu daha sonra Leblebici Horhor Ağa'yı Mısır'da da defalarca oynarlar.
Leblebici Horhor Ağa, Almanya'da, Londra'da, Paris'te, Erivan'da sahnelenir. Ermenice, Rumca, Fransızca, Almanca ve Rusça'ya çevrilen operet yine aynı dillerde sahneye konulur. İstanbul Şehir Tiyatrosu, Cumhuriyet Opereti, Ozan Opereti, Halk Opereti, Türk Opereti,Yeni Halk Opereti, Naşit Özcan ve Cemal Sahir tarafından sahnelenen Leblebici Horhor Ağa, Türk operetinin en popüler eserlerinden biri olur.
Leblebici Horhor Ağa adıyla iki film yapılır. İlki, Kemal Film tarafından 1923 yılında Ertuğrul Muhsin'in yönetmenliğinde sessiz çekilen filmdir ve ne yazık ki operet kadar ilgi görmez. İkincisi ise 1934 yılında İpek Film tafarından yine Muhsin Ertuğrul'un yönettiği senaryosunu Mümtaz Osman (Nazım Hikmet Ran)'ın yazdığı filmdir. Bu kez sesli çekilen filmde Leblebici Horhor Ağa'yı ilk filmde de oynayan Behzat Budak oynar. Filmin diğer oyuncuları ise; Vasfi Rıza Zobu, Ferdi Tayfur, Feriha Tevfik, Necla Sertel, Mahmut Moralı, Muammer Karaca, Kadri Ögelman, Melek Tayfur, Hazım Körmükçü ve Fatma Andaç'tır. Ancak bu yeni film de operet kadar ilgi görmez… Yıllar sonra Leblebici Horhor Ağa, 1975 yılında TV filmi olarak da çekilir.


"Leblebici Horhor derler, Memlekette hep bilirler…"
Bir döneme damgasını vuran yeniçeriler zamanında İstanbul'da geçen bu operetin konusunu Pars Tuğlacı'dan aktaralım: "Mirasyedi Hurşid Bey, dört dalkavuğu (Sansar, Cingöz, Canayakın ve Hayratyıkan)'yle Şile'de gezerken bir leblebicinin kızı olan Fadime'yi görür, aşık olur. Kız da ona vurulmuştur. Ne yapıp kandırıp İstanbul'a getirdikleri Fadime, güzel bir bahar gününde Kağıthane'de kendisini bekleyen Hurşid Bey ile buluşur. Gülüş-âhenk eğlenirlerken, kızın babası leblebici Horhor Ağa çıkagelir. Horhor kızını aramaktadır. (…) Yeniçerilerle, Leblebiciler birbirlerine girerler, o sırada Botancıbaşı çıkagelir. Kavgayı yatıştırır, bunca gürültünün sebebini sorar. (…) İşi başından sonuna kadar Bostancıbaşı'na anlatırlar. Bunun üzerine onun arabuluculuğu ve etrafın bir kez daha zorlaması sonucu, Leblebici Horhor Ağa, kızını Hurşid Bey'e vermeye razı olur."


En ünlü Yahudi Besteci Santo Şikari...

Avram Galanti,-ki yazdığı Türkler ve Yahudiler adlı kitabıyla bugün de önümüzü aydınlatmaktadır-  “İzmir’de  Hoca Santo adında bir besteci vardır ve Itri ve Dede Efendi ölçüsünde sanat duyarlılığı olan bir kimsedir” demektedir Şikari için. Dügah, nihavend, suzıdilara, hicazkar ve muhayyer makamlarında fasıllar yazmış, Saray’a davet edilmiş ve ödüllendirilmiş bir besteci olduğunu eski gazeteler yazıyor.... Mehmet Emin Yurdakul’un “Ben bir Türk’üm, cinsim, özüm uludur” adlı ünlü manzumesini Mahurkâr makamında bestelemiş Türk müziğinin önde gelen isimlerinden biri olarak tanınmaktadır. Prof. Huyugüzel’in kitabından öğreniyoruz ki, İzmirlilerin kendisine “kadr-naşinaslık” etmelerini çok da önemsememiş bir insanmış Şikari...

 

 
< Önceki   Sonraki >