Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow İzmir Yazıları arrow İzmir 'e ilk yabancı sermayeyi Venedikliler getirmişti
İzmir 'e ilk yabancı sermayeyi Venedikliler getirmişti Yazdır E-posta
Pazartesi, 11 Haziran 2007

Başbakan, yabancı sermaye tartışmaları içinde ‘Türkiye’yi ben pazarlıyorum’ dedi ya… Bu pazarlama gayretlerinin hayli eskiye dayandığı da bir kez daha ortaya çıktı.  Türkiye’ye giren bazı iyi, bazı kötü ‘şey’lerin arasında bir araştırma yapılsa bunların içinde memlekete İzmir’den girenlerin sayısının hiç de az olmadığı hemen görülür.

 

Sık sık söyleriz bir kez daha yinelemekte beis yok: İzmir’in bir ülkenin ticari merkezi olduğunu biliyor muydunuz? Hem de daha 13. yüzyılda. 1204’te İstanbul’u yakıp yıkan Latinlerin elinden kaçıp canlarını zor kurtaran Bizans İmparatorları kendilerine yazlık başkent olarak İznik’i, kışlık başkent olarak da Nif’i yani bugünkü Kemalpaşa’yı seçmişlerdi. İşte bu dönemde  İzmir ise “ticari” merkezdi. 13. yüzyıl da Venedikliler Nif Antlaşmasını yaparak İzmir'i, Bizans toprakları içinde ama Bizans’tan bağımsız bir  ticari bir üs olarak kullanmaya başlamışlardı. Bu Venediklilerin torunlarının hâlâ Alsancak’ta yaşamakta olduklarını aklınızdan çıkarmayın….

Bir de Prof. İlber Ortaylı’nın neden ‘İzmir’in tarihini öğrenmek istiyorsanız Venedik arşivlerine başvurun’ dediğini iyi bir düşünmek gerek. Venediklilerin İzmir’de yaptıkları ‘komik’ işler ise başlı başına bir yazı konusu… Ama yabancı sermayeyi İzmir’e ilk kez getirenler bu Venediklilerdir… Venediklilerin daha 13. yüzyılda İzmir’e getirdikleri sikkeler yani Venedik Duka’ları, İzmir’in Bizans’tan, Çakabey’e yani, Aydınoğlu Beyliğine, Timur İmparatorluğu’na sonra da Osmanlı’ya kadar sadece bölgemizin değil Anadolu’nun en önemli parasıydı.  

Osmanlı Beyliği ilk kurulduğu zaman sikke basmaya gümüş ve bakır sikkelerle başladılar. 175 yıl kadar, yani Fatih Sultan Mehmet’e kadar Osmanlılar’ın kendi altın sikkeleri yoktu; altın sikke basmıyorlardı. Osmanlılar yalnızca kendi gümüş akçelerini ve bozuk para olarak kullandıkları bakır mangırlarını basıyorlardı. Ama Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasından sonra devlet hem Anadolu’da hem Rumeli’de genişleyip, bir Doğu Akdeniz İmparatorluğu haline geldiği zaman artık iddiaları da büyüdü. Bu devlet, yalnız Doğu Akdeniz’de değil tüm Akdeniz’de söz sahibi bir devlet durumuna geldi. Biraz da bu yeni iddiasını yansıtabilmek için artık altın sikke basmaya başladı. Sultani denilen ilk Osmanlı altın sikkesi Fatih Sultan Mehmet döneminde 1477’de basıldı. Bunun bir ekonomik boyutu vardı; artık ekonomide de Osmanlı altın sikkeleri kullanılmaya başlandı. Ama işin bir de simgesel boyutu var. O zamana kadar bu Doğu Akdeniz bölgesinde tamamı İzmir’den ‘yurda’ giren  Venedikliler’in altın sikkeleri yani Venedik Dukası kullanılıyordu. Osmanlılar, Fatih zamanından itibaren kendi altın sikkelerini basarak demeye getiriyorlardı ki, “Sade Doğu Akdeniz’de değil, artık bütün Akdeniz’de biz de varız. Venedik’in rakibi biziz. Doğu Roma İmparatorluğu’nun mirasçısı biziz. Bizim siyasi gücümüz, ekonomik gücümüz, askeri gücümüz artık altın sikke basmaya ve o geleneği sürdürmeye yeterlidir”…

Fatih Sultan Mehmet, altın sikke basarak bir yerde bunu söylemek istiyordu.


Küreselleşmeyi sadece faydalı bir iş zanneden globalcilere zaman zaman ‘işte gerçekten de ilk globalleşen şehir İzmir’dir’ dememiz gerekiyor. Yabancı sermaye hareketliliğine yeniden rastladığımız dönem ise 16. yüzyıldır. 16. yüzyılda ise İngiliz Levant Şirketi'nin yerleşmesiyle İzmir batılı tüccarların üssü haline gelmişti.

Burada da Türkiye- İngiltere ilişkilerini değerlendirmek gerek… İngiltere ve Türkiye arasındaki ilişkiler, iki ülke arasındaki ilk güçlü temasların İngiltere’deki ticari menfaatlerin Doğuda yeni pazar arayışları ile geliştiği 16.yüzyılın başlarına kadar gitmektedir. 1578 yılında iki Londralı tüccar, İngiliz tüccarların Türk sularında kendi bayraklarını dalgalandırma hakkını elde etmek umuduyla William Harborne adlı temsilcilerini İstanbul’a göndermiştir, bu imtiyaz daha önceden sadece Fransızlara verilmişti. Harbrone sadece İstanbul’da değil İzmir ve Selanik’te de imtiyazlar istiyordu.

Kraliçe I. Elizabeth 1579 yılında Sultanla mektuplaşmış, ve 1580 yılında Harborne, Fransızlara tanınan imtiyazlara benzer imtiyazların Türkiye’deki İngiliz tüccarlara verilmesini  sağlayan “kapitülasyonları” elde etmişti. Kısa bir süre sonra Londra’da Levant Şirketi kurulmuştur. 1583 yılında Harborne İstanbul’a  dönmüş, kraliçenin sultana gönderdiği hediyeleri vermiş ve dolayısıyla da İngiltere’nin ilk resmi diplomatik temsilcisi unvanını elde etmiştir.

Harborne’nin getirdiği hediyeler arasında o zamanda büyük bir miktar olan 500 sterlinden daha değerli bir saat yer almıştır. Kraliçenin daha sonraları gönderdiği bir hediye de 1599 yılında sultana sunulan saat özelliği taşıyan otomatik bir alettir. O dönemde Türkiye’de saat oldukça pahlıydı, çünkü orada imal edilmeleri yasaklanmıştı ve kamuya açık alanlarda gösterilmesine izin verilmiyordu. Tüm bu pahalı hediyelerin tutarları, yıllar boyu Türkiye’de bulunan İngiliz Büyükelçilerinin maaşlarını ödeyen Levant Şirketi tarafından ödenmekteydi.

Daha sonraki iki yüzyıl için İngiltere’nin Türkiye ile olan ilişkilerinin tarihçesi esas olarak Levant Şirketi’nin tarihçesidir; Şirket 1821 yılında İngiliz hükümeti tarafından devralınana kadar Doğu Akdeniz de bir güç olarak yer almıştır.

Türkiye hakkında İngiltere’ye bilgi ulaştırmanın esas yolu yapılan ticari sözleşmeler idi. Lale ve kahve özellikle popüler ihracat mallarıydı ve kahve içmek Londra’da 17. yüzyılda moda bir zevk haline gelmişti.  Londra’da haber ve dedikodu yapılan yerler olarak kurulan ve daha sonraları bilimsel veya siyasi konulara ilgi duyan kişilerin buluşma yerleri olarak gelişen kahvehaneler o dönemde İngiliz entelektüel hayatının önemli bir yönünü oluşturmaktaydı. Bu kahveleri İngilizler ilk kez İzmir Limanı’nda görmüşlerdi. Daha sonraları, Türklerden alınan özelikle hamam ve lokum gibi şeyler popüler olmuştur. Egzotik ve farklı olarak algılanan bir medeniyetin örf ve adetleri bir çok Avrupalı gezgini, Avrupa, Asya ve Afrika’daki Türk İmparatorluğu olarak bilinen Osmanlı İmparatorluğuna çekmiştir.

Osmanlı’nın Vilayet sistemine geçmesi gerçek bir devrim… Bununla birlikte eski Aydınoğlu beyliği Aydın Vilayetinin de sahası olurken 1851’de ise Aydın Vilayetinin merkezi İzmir’e taşındı. 1851 tarihi belki de İzmir’in çoktandır hak ettiği başkentlik unvanına kavuştuğu tarihti. 1867 yılına kadar “Aydın Vilayeti” olarak yönetilmekte olan İzmir, yönetim tarzından 22 Mayıs 1867 günü ayrılarak Dahiliye Nezaretince atanan ve padişah fermanını hamil valiler tarafından idare edilmeye başlandı. Aydın vilayeti 1330 senesi salnamesine göre bir zamanlar İzmir'de, vilayetin sancak merkezi olması nedeniyle birer de mutasarrıf bulundurulduğu anlaşılıyor. Vilayetin mülki bölünmesinde İzmir merkez olmak üzere Aydın, Denizli sancakları ile Menteşe livasından ibaretti.1913 yılında Menteşe (bugünkü Muğla)  livasının ayrılmasıyla Vilayet küçüldü. Ama aynı yıllarda İzmir, çoktandır etkisine aldığı bir başka vilayetin Cezair-i Bahr-i Sefid’in yani Ege’deki Adalar Denizi’nin de başkenti olmuştu… 1915 yılına kadar İzmir'in Merkez, Bergama, Ödemiş, Tire, Bayındır, Urla, Seferihisar, Foçateyn, Kuşadası, Karaburun, Çeşme, Menemen ve Nif "Kemalpaşa" ilçeleri bulunuyordu. Bu ilçelerde de, vilayet merkezinde olduğu gibi çok uluslu bir yapı hakimdi. Ege Denizi adalarında görülen çok uluslu yapı ise kıtadakinin sanki bir yansımasıydı.

1877 yılında İzmir Valiliği’ni Ahmet Hamdi Paşa’nın sürdürdüğü sırada görev yapan kent meclisine bir bakalım: Defterdar Sermedi Efendi, Mektupçu Celal Bey, Müftü Ahmet Şevki Efendi, Rum Metrepoliti Militos, Hahambaşı Ballaci Efendi, Evkaf Müdürü Sabit Efendi ile seçilmiş üyeler Salepçizade Hacı Ahmet Efendi, Tokadizade Memet Efendi, Çelebizade Mustafa Efendi ve İsak Danon Bey… Vilayet İstiynaf Mahkemesi Başkanı bir Türktü: Baha Bey, Ama savcı bir Rum’du: Müddeiumumi Mihail Efendi. İstinaf hukuk kısmı üyeleri ise  Rıfat, Tevfik, Anastas ve Mordo Efendilerden oluşuyordu. İzmir Posta ve Telgraf Başmüdürlüğünü Antoniç Efendi,Gureba Hastanesi baştabibliğini aynı zamanda belediye doktoru olan Nikolaki Efendi, Karantina Tabibliğini Dr.Borch sürdürüyordu. Çeşme Kaymakamı Sadık Bey, Çeşme Belediye Reisi Kostantin Rodaki Efendi idi.

Yönetimin üst kademelerinde yer alan Rum, Ermeni ve Yahudilerin varlığı nedeniyle Adalarda yaşayan Rumlar da kendilerini İzmir’e daha yakın hissediyorlardı. Bu sıralarda İzmir’de görev yapan Konsoloslar ise sömürge valisi gibi davranıyorlardı. Sömürge Valisi tavrının tek açıklaması olabilirdi: Yabancı sermayeyi getirenler güçlüdür ve bu güçlerini sonuna dek kullanacaklardır…

19. yüzyılda İzmir'in elverişli coğrafyası, toprak ve iklim koşulları ile ihracat merkezi haline gelmesi, 1843'teki İzmir Posta Şubesi'nin açılışı ile bütün özelliklerine ek olarak bir posta merkezi haline dönüşmüştü.

Bu durumu,  Ahmet Piriştina’nın kurduğu İzmir Kent Müzesi ve Arşivi’ndeki (İKEMA) belgelerden de öğrenebiliriz… İKEMA Yöneticisi Dr. Fikret Yılmaz değişimin adını ‘Akdeniz merkezli dünya ekonomisinden, Atlantik merkezli yeni dünya düzenine geçiş’ olarak koymaktadır ve şöyle demektedir: Venedik ve Ceneviz gibi eski aktörler rollerini kaybetme sürecine giriyorlardı. Bu gelişmeler içinde Osmanlı Devleti pozisyonunu değiştiriyor ve eski aktörler yerine Atlantik ekonomisinin efendileri olan İngiltere, Fransa ve Hollanda ile ticari anlaşmalar imzalıyordu. Artık Akdeniz sularında yük taşıyan gemilerin bayrakları çok çeşitliydi. Hem ticari partneri hem de rakibi olan Venedik yerine tercih ettiği yeni ortaklarla, Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyıla kadar hiç savaşmadığı;sadece ticari ve diplomatik ilişkileri bulunduğu düşünülürse, kararının doğru olduğu söylenebilir. Başka bir deyişle, bu karar Osmanlı Devleti’ni “Yeni Dünya Düzeni”ne de ortak ediyordu.

 

 

 


Kahve içmek Londra’da 17. yüzyılda moda bir zevk haline gelmişti.  Londra’da haber ve dedikodu yapılan yerler olarak kurulan ve daha sonraları bilimsel veya siyasi konulara ilgi duyan kişilerin buluşma yerleri olarak gelişen kahvehaneler o dönemde İngiliz entelektüel hayatının önemli bir yönünü oluşturmaktaydı. Bu kahveleri İngilizler ilk kez İzmir Limanı’nda görmüşlerdi. (Nedim Atilla arşivi)

 

 
< Önceki   Sonraki >