Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow İzmir Yazıları arrow İzmirli kadınların güzelliği
İzmirli kadınların güzelliği Yazdır E-posta
Pazartesi, 11 Haziran 2007

En eski İzmir efsanesi…

“Sokaktan tek kişilik fener alayı gibi geçen”,  “İzmirli bir kadın kadar güzel” deyimini yaratan, “zeka güzelliği”, “tinsel güzellik”, “ihtiraslı duygu güzelliği” ile dolu,  gözleri ceylanınkine benzeyen, kirpiklerinin hoşluğu gözleri ile yarışan İzmirli kadınlar... Son 300 yılda İzmir’e gelip de kadınlarının güzelliğinden söz etmeyen kalmamış... Bu yazı da İzmirli kadınların farklılığını anlamaya çalışıyor...

 


İzmirlife’ın üçüncü yılını keyifli bir yazı ile karşılayalım istedik… Hani üzerinde herkesin hemfikir olduğu konular vardır da bu konsensusun nedeni bilinmez, rakının en güzel mezesinin Kırkağaç kavunu ile Bergama tulumu olduğunu artık kimse tartışmaz. İşte öyle bir konu bu ayki “eski muhabbet” konumuz.. Hatta sorusu bile sorulmaz böyle konuların… İşte öyle bir konuya girelim dedik… Aslında tartışılmasına bile gerek olmayan bir konuya: İzmirli kadınların efsanevi güzelliğine…

1960’lı 70’li kadınların güzelliğini anlattığı bir yazısında Ece Temelkuran, “Neden güzel olur İzmirli kadınlar?” diye sormuştu ve eklemişti: “Hep yeni yıkanmış balkonlarda mı yaşarlar? Yoksa akşam sefası çiçeği gibi ikindileri açılıp saçıldıkları için mi kalır insanın aklında o balkonlu, kadınlı, İzmirli fotoğraflar?   Hesapsız kahkaha atmasını... Ağzında şeker yuvarlar gibi dedikodu yapmasını... Sokaktan tek kişilik bir fener alayı gibi geçmesini... Yeni yıkanmış balkonların ılık betonunda pembe topuklarını gezdirmesini... Erken yaşta rakı içmesini ve şarkıların en efkârlısını gecenin sonuna saklamasını... “Asfalyaları attığı” vakit “efelik” yapmasını... Çatlata çatlata oynamasını... Takıp takıştırıp püfür püfür salınmasını ve daha neleri neleri... İşte her nasılsa, daha en başından öğrendikleri için bütün bunları, güngörmüş adamlar bilir “İzmirli kadınlar” dendi mi, işte orada durmasını…”

Bu satırların yazarının başına da İzmirli kadınlar yüzünden gelmedik kalmamıştır, o nedenle “güngörmüş” bile sayılabilir ama “İzmirli kadınlar” denilince pek durmaya niyeti de yoktur açıkçası. Çünkü yıllardır İzmirli kadınlar üzerine iki satır gazete kupürü bulsa kesip saklamıştır da garip, okuduğu yüzlerce şiir, öykü de cabasıdır… Öncelikle Attila İlhan’ın, “en eksik kızlar İzmir’e çizilmiş /yaşadıkları neyse eksik” adlı şiirindeki karamsarlığa pek katılmaz ama 1895 yılında yayımlanmış Hans Barth isimli Alman tarihçinin “ İzmirli Kadınlar” adlı makalesini İlhan Pınar’ın çevirisinden bir solukta okumuş ve 19. yüzyılın sonlarında Avrupa’da neredeyse atasözü-deyim olmuş olan “İzmirli bir kadın kadar güzel” deyiminin kökenlerini öğrenmekten büyük keyif almıştır.

Elbette İzmirli kadınların ilk farkına  varan ve onları ‘devasa’ kitabına koyan ilk insan Cornelius De Bryunn’dur… İzmir’de konuk olduğu Hollanda konsolosunun Bornova’daki Malikhanesi’nde İzmir’deki bütün kadınları tanıma fırsatı bulan De Bryunn bunların gravürlerini de çizmiş.

Dönelim yine konunun  ilk önemli “bilirkişisi” Hans Bart’a… Ona göre İzmirli kadın kavramının içine kimler girer: Rum, Ermeni, Katolik (asıl Levantenler) Yahudi, Türk ve sıkça karşılaşılan Çingene kızları… Irkların Babil kaosundan meydana gelen, badem gözlüsünden, kara çarşaflı odalığına ve ‘a la brebis’ kuaförlü işveli levantenine kadar Havva’nın bütün bu kızları İzmirli kadın olarak adlandırılıyor. Bart döktürmeye devam ediyor:   İzmirli Levanten kadında ‘Germen kadının zeka güzelliği’,  ‘Fransız kadının tinsel güzelliği’, İtalyan kadının ‘ihtiraslı duygu güzelliği’ yoktur belki ama hepsinden birden onda bir şeyler bulmak da mümkündür. Ama artısı vardır: Edindiği tüm kültürel birikim bu bilinç karşısında geri adım atmakta, geriye sadece damarlarında dolaşan şehvet kalmaktadır… Levanten kadının içinde doğuştan var olan bu ‘bilinç’ çevresini saran amberli atmosfer tarafından da kamçılanınca, vücudunun baştan çıkarıcı dozu artmaktadır.

Bu kadınların güzelliğinin nedenini Bart öncelikle İzmir’in güzel havası ile açıklıyor: Ne yazık ki iri güzel gözlerini gölgeleyen uzun ipek kirpikleri, gözlerdeki derin mananın öne çıkmasını engelliyor. Bart’a göre Levanten hanımların tek işi vardır: Tembellik mühendisliği… Çünkü günlerini sadece kendilerine ayırarak geçiriyorlar. Bir de “İzmir’in günlük skandallarının kahramanları’ Levanten İzmir hanımları…

A Residence in Greece and Turkey adlı kitabın yazarı Francis Herve’nin notlarına göre (Çeviri Rauf Beyru)  İzmir’de çok sayıda “evlenememiş genç kız” bulunuyordu. Herve şöyle diyordu: Bunları birinci ve ikinci sınıf diye ayırırsak toplam sayıları 400 civarında olup, bunlardan 84’ü birinci sınıfa mensuptur. Oysa üst sınıftan genç erkeklerin sayısı yalnızca altıdır. Gerçekten de ziyaret ettiğim evlerin hemen hepsinde evlenmemiş yaşlı hanımlarla karşılaştım. Bir koca bulma düşüncesi İzmir’in genç Levanten hanımlarının zihinlerini sürekli meşgul ettiğinden, bunların ilginç kişilere karşı eğilim duymaları ve çoğu kez de beyinlerinde oluşturdukları hayali beğenilme ve etkileme kuruntularının daha sonra kendilerini düş kırıklığına uğratması olağandır”

Her okuduğumuzda kahkaha attığımız Herve’nin notu ise şöyle idi: “Genç erkeklerin İzmir’de evlenmekten çekinmelerine neden olan bir husus da, evlenen genç kızın en azından bir kızkardeşinin de kendisiyle birlikte yaşaması gerektiği düşüncesidir. Böylece zavallı koca bir değil iki hanım geçindirme zorunda kalacak ve eğer kız ailesinden ölenler ya da boşananlar olursa, bunların bakımı da kendisinden beklenecektir. İzmir’de ailelerin hayli geniş olduğu düşünülürse, damat adayına düşebilecek böylesine bir mirasın pek de önemsiz sayılamayacağı ortaya çıkar...”

Herve’nin çok ilginç bir notu da şöyle :  “Genç hanımlar zaman zaman rahatsızlanırlar, kendilerine hava ve yer değişimi öğütlenir ve bu öğüt hemen yerine getirilir. Böylece birkaç ay için izlerini kaybettirirler. Döndüklerinde ise tamamen iyileşmiş ve aklanmış olarak yeniden İzmir sosyete çevrelerinde yerlerini alırlar. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi bu Levanten hanımların evlendikten sonra böyle hava değişimlerine ihtiyaçları pek kalmaz...”


Harika heykeller gibi Rum kadınları...

Alman gezgin Bart’ı en çok etkileyenler ise Rum kadınları olmuş: Rum kızları incecik vücutları, ölçülü hatları ve kuzeyli güzelliğini çağrıştıran sarışınlıkları ile Levanten Venüsü’nün tam zıddını oluşturuyor. Eski Helen özelliklerini neredeyse tamamen korumuş, yüz hatları, o harika yontulardaki gibi muhteşem. Homeros tarafından ‘inek’ benzetmesi yapılan, fakat bizim burada ‘ceylan’ benzetmesini yeğleyeceğimiz gözlerinin ışıltısı ( 2700 sene önce yaşamış olan Homeros, kadınlarının gözlerini ineğe benzetip överdi. Zaman zaman da övgünün şekli eşek-gözlüye dönüşürdü!…) Levanten kadının gözlerinden çok daha duygulu  ve çok daha mânâlı. Doğulu kadının temel özelliği olan duygulu ve mânâlı gözler, Rum kadınında da var. Fakat rakibesine meydan okurken bile daha çocuksu, daha şirin, daha doğal ve daha sevimli bir naiflikte. Çünkü Rum kadının Parisli olmak veya Parisli’yi oynamak gibi bir derdi yok; onun duygusallığı daha mütevazı ve daha neşeli, tıpkı bütün diğer özellikleri gibi. Bunun için de Rum kadını “İzmir’in günlük skandallarında daha önemsiz bir rol alıyor ve daha az göze batan skandallara karışıyor. “

İngiliz gezgin George Rolleston’un , “Smyrna in Report” adlı çalışmasında da Rum kızlarının “aşka aşık oluşları” ifade edilir.  Uğur ve uğursuzluk konusunda da Rum kadınlar çok dikkatlidir. Bu konuda batıl inançları çok güçlü olan Rum kızlar gülün yapraklarını sırasıyla, “beni az seviyor, çok seviyor, çılgınca seviyor” denilerek tek tek koparılmasına dayanan “gül falı”na sık sık başvururlarmış. Halen sürer papatya geleneğinin ardında da bu var zaten. Yine henüz kimliği bilinmeyen müstakbel eşin yaşını bulabilmek için yastığın altına konan ayrı renkli pamuklarla bir takım oyunlar yapılıyordu.


Ülkenin hanımefendisi Türk kadınları

 “Türk kadın ve kızlarının zarif vücudlarını ve cilveli hareketlerini yakından görmek sayesinde sağlam verilere mahzar olmasından keyifle söz eden Bart, 1895’te yazdığı makalede İzmirli Türk kadından, “ülkenin hanımefendisi” diye bahsediyor ve ekliyor: “Haremin incisi, örtülü şirin bulmaca...  Doğuştan güzel ve zarif bir vücudu olan Türk kadını tepeden tırnağa altın işlemeli siyah feracenin içine sokulmuş, yüz, ince bir tülle örtülü; burun kemiğiyle alın arası açık bırakılmış ve bu aradan  iki koyu renkli göz ışıldıyor.  Minnacık ayaklarında ya bir Viyana çizmesi ya da peşindeki en ateşli delikanlıyı bile ürkütecek sesler çıkaran yöresel nalın vardır. ... Türk kadının bir başka çekici yanı da sesidir. O’nun sesi Rum kadının kulak tırmalayan cırtlak sesinin yanında çok hoş kalıyor. Gülerken bir harika olan bu ses, şarkı söylerken çok ilginç ve duygusaldır... Türk kadınının kendisine örnek seçtiği Avrupalı kadına olan hayranlığını en çok Frenk Sokağı’ndaki dükkan ve mağazaları dolaşırken gözlemliyoruz. Hatta bu konuda  daha yakın zamana kadar dükkan sahiplerinin yaşlı tezgahtar çalıştırmaları emredilmiş. Söylentiye göre bu Avrupalı dükkan ve mağazalar, Türk kadınları tarafından  yaygın olarak bir buluşma ve küçük kaçamaklar yapma mekanları olarak kullanılıyormuş. Eh her tarafı muhbirle çevrili zavallıların başka da bir seçeneği yok zaten.”

Çipura etli Yahudi kızları...

İzmirli Yahudi kadınlar üzerine de yazılmış çok yazı var 19. yüzyıl sonu ve 20. yüz yılbaşında... İzmir’e sadece konuk olmuş, İstanbul’a âşık Sait Faik gibi büyük yazarlar bile bu kadınların farkına hemen varıvermişlerdir:
"...Biz öteki üçümüz ise ara sıra kaçamak yapar, İzmir'in o Kordonboyu'nun geniş, serin, güzel gazinolarından bir köşeye çekilir, çipura denilen lüferle ispari arası balıklar kızartarak şöyle bir kaç şişe yirmi dokuzluk devirir-bekarlık var o zaman-, Yahudi mahallesine doğru çapkınlığa çıkardık.
İzmir'in yahudi kızları kadar güzel mahluk dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Ne beyaz, ne çilli, ne tıkız mahluktur onlar, yarabbim! Etleri çipura balığının beyaz etine benzer: Sert, kılçıklı... Gözleri denizin dibindeki istakozun gözleri gibi fosforludur.
Kapılarının önünde durmadan söylenirler, İzmir'in rüzgarı göğüslerini açar. Dizkapaklarına gelen fistanları rüzgarlanır. Çıplak, güneşten yanmış ayakları durmadan anlattıkları laflara göre kah tepinir, kah uzanır, kah leylek gibi tek ayaklarının üzerine muhaverelerine devam ederler. Yahudice bilirim. Sinemaya davet ederdim. Çoğu derhal gelirdi. Sinemada omzuma başını kordu. Kabak çekirdekleri yerdik. Kızın biraz kirli saçlarından burnuma bir fakir mahlalle kokusu gelirdi. İspanyolca konuşur, İzmirlice gülerdik..." (Sait Faik, Birtakım İnsanlar, YKY, S.59-60 )

Bu yazıda makalesinden söz ettiğimiz Hans Barth, İzmirli Yahudi kızların tartışmasız en güzel yerlerinin, bazı padişahları da baştan çıkarmaya yeten gözleri olduğu kanaatinde. Şöyle devam ediyor: “İzmirli Yahudi kadının temel özelliği ister yaşlı ister genç olsun hiç de bilinçli yapılmayan bir jestle göğsünü açık bırakmasıdır. Kulağının arkasındaki karanfili ise hiç eksik olmayan bir süsüdür.”

Gelelim bugüne...

İzmirli kadınlar her zamanki hoş ve vazgeçilmez hallerini koruyorlar, galiba da sonuna kadar koruyacaklar. 
İzmirli gazeteci Nedim Atilla da, Nokta Dergisi’nde kendisi ile yapılan röportajda, “Diğer arkadaşlarınız gibi İstanbul’a gitmeyip de, İzmir’de kalışınız İzmir’in kızlarından mı kaynaklanıyordu?” sorusunu cevapsız bırakırken., “Herkesin sorduğu sorunun cevabını arayalım. İzmir’in kızları neden güzeldir? Bu efsane mi, gerçek mi?” sorusuna ise şu cevabı vermişti:
“İzmirli kızlar gerçekten güzeldir, ebedi bir güzelliktir onların ki... Son yııllarda uluslararası güzellik-mankenlik yarışmalarda derece alan 9 kızın 8’inin İzmirli olması da bunu kanıtlıyor zaten… Bence bunun nedeni olağanüstü, olağan-dışı melezleşme ile açıklanabilir. İzmir’de mimari iz bırakan uygarlık sayısı 30’un üzerinde…  30 küsur milletin birbirine dostça karışması... Bir sonraki gelenler, kendilerinden önceki insanların hepsini kesip denize atmadılar ya… Devşirile devşirile bugüne gelindi. İzmir’de 1950’lerde Türkçe’nin yanı sıra 16 dil daha konuşuluyormuş. Rumlar 1922’de gitmiş ama, Hollandalı, İngiliz, İtalyan (bütün çeşitliliği ile: Milanezler, Cenovalılar, Napolililer) Fransız, Rus, Bulgar (Dünyadaki ilk Bulgarca gazete İzmir’de basılmıştır), Hırvat, Sırp kalmış… Daha sonra Balkanların, Ege Adalarının, Midilli, Sakız ve Girit’in bütün seçkin aileleri gelmiş İzmir’e… Uzun süre birbirlerinden kız alıp vermemişler ama bu durum 1960’lardan sonra değişmiş. Zeytinyağı ile doğal yöntemlerle beslenen, yılda üç mevsim yaşayan (İzmir’de kış olmaz.  İlkbahar, yaz ve 5 aylık bir sonbahar olur…) birbirine keyifle karışan soyların çocukları. Elbette güzel olacaklar. Peki bu güzel kızlar talihli mi? Kolayca evet demek mümkün değil. Anneannem, ‘Allah insana çirkin şansı versin’ derdi…”

Ece Temelkuran ise İzmirli kadının farkını, “İzmirli kızların hayatın kıvamında olmasına” bağlıyor ve ekliyor: Nasıl hayata ayrıştırılıp çözülecek bir şey yoksa, onlar da işte tam öyle. Yani ya akarsın onunla, ya akmaz, durursun kenarda.. Bu hoş sohbeti, İzmirli Kadınlar Manifestosu olarak nitelendirdiğim Ece Temelkuran’ın sözleri ile noktalayalım:
“Hep yeni yıkanmış balkonlarda mı yaşarlar? Yoksa akşam sefası çiçeği gibi ikindileri açılıp saçıldıkları için mi kalır insanın aklında o balkonlu, kadınlı, İzmirli fotoğraflar? O balkonlarda hiç göremezsiniz büsbütün ne erkekleri, ne hayatı ciddiye alan konuşmalar. Olsa olsa henüz kurumamış su birikintilerine dalgın dalgın değdirilen parmaklar... Ve mutlaka beş dakika içinde patlar yeni kahkahalar. Zaten galiba erkekler, tombul, hafifmeşrep İzmir Teyze’nin memeleri arasındaki yardımcı oyuncular. Hep soruyorlar ya:  “Neden bu kadar güzel İzmirli kadınlar?”,  zira hep onlarda kıkırdamalar, kahkahalar ve kışkırtıcı şımarıklıklar...Nasıl denir ki? Ben Ankara’da gördüm az konuşan, az gülen, ciddi duran, füme rengi kadınları. Görünüp görünüp kaybolan, "muamma" taklidi yapanlar da İstanbul’un meselesi. Ben sanırdım ki, hayatın yakasında bir hercai menekşe gibi durur her yerde kadınlar. Öyle değilmiş meğer... Bir de ne yapsan çıkmaz ya denizin lekesi, o da var.”

 

 
< Önceki   Sonraki >