Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow İzmir Yazıları arrow Mithat Paşa 'nın acılı İzmir günleri
Mithat Paşa 'nın acılı İzmir günleri Yazdır E-posta
Pazartesi, 11 Haziran 2007

İzmir’e büyük hizmetler veren Mithat Paşa’yı halkın sevgisi de kurtaramadı… Osmanlı derin devleti kendi valisini öldürmeye kalkışmıştı…

Dedem, her yılbaşı ertesinde aynı armağanı verirdi bana ve diğer torunlarına… Küçücük bir defterdi bu…

 Kağıdı özenli, ciltli ve hiçbir zaman eskimeyecek gibi duran defterdi.  Biz de daha sonra pek bir işimize yaramayacak olan bu defterleri sevinçle alır sayfalarını karıştırırdık. Ziraat Bankası’nın her yıl renkleri değişen ancak formatı değişmeyen küçük defterlerdi bunlar… Üzerinde Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü’nün tarihi binasının bir fotoğrafı vardı, parlak, o zamanlar ‘altın yaldız’ denilen boya ile basılmış aslında bir gravürdü bu görüntü.  İlk sayfada ise sakallı, fesli ve yakışıklı bir paşanın fotoğrafı yer alırdı…
 
Güzelyalı’da oturan akrabalarımızı ziyarete giderken, Konak’taki sevimli iskelede vapurdan inip, o zamanlar bir türlü bitirilemeyen belediye sarayı inşaatını önünde u dönüşü yapan troleybüse bindiğimizde de aynı ismi görürdük… Ziraat Bankası defterinin ilk sayfasındaki fotoğrafla, troleybüs tabelasındaki isim benzerliğini anlayamazdık doğrusu… Neden sonra tarihe merak sarınca öğrendik ki, Lise son sınıf kitaplarında adı birkaç kez Meşrutiyet ile birlikte anılan Mithat Paşa, Ziraat Bankası’nın temelini oluşturan ‘Memleket Sandığı’ nın  kurucusudur, İzmir’de yaklaşık bir yıl süre ile valilik yapmasına rağmen kentte de önemli değişimlere yol açacak işler yapan bir devrimcidir.

Elbetteki Mithat Paşa, sadece bankacılığı ya da İzmir’deki işleri ile anılacak bir Osmanlı paşası değildir. Mithat Paşa, Batı'daki aydınlanma düşüncesi, Fransız Devrimi ve özgürlük mücadelesinden etkilenmiş bir avuç aydınla birlikte, beşyüz yıllık bir imparatorluğun artık köhnemiş zihniyetini değiştirmeyi ve çağdaş bir yönetim anlayışı getirmeyi amaçlamıştı.

Mithat Paşa, dönemin en önemli aydınlarından biriydi ve diğer aydınlar gibi sonu trajik olmuştu. Mithat Paşa, Hıfzı Topuz’un tanımıyla ‘Büyük Fransız Devrimi ilkelerine bağlıydı, pozitivistlerle dostluk etmiş, sosyalist partisinin bir toplantısında uzun bir konuşma yaparak kendini bütün Fransa’ya tanıtmış ve dergi kapaklarında yer alarak popüler olmuş bir kişiydi’.

Osmanlı Devleti'nin Rusya ile savaş hazırlıkları içine girdiği sırada Sultan II. Abdülhamid tahta geçti (31 Ağustos 1876). İç ve dış sorunların giderek ağırlaştığı bir sırada Mehmed Rüştü Paşa'nın sadrazamlıktan çekilmesi üzerine II. Abdülhamid, Mithat Paşa'yı bu makama getirmek zorunda kalmıştı. Padişahın pek hoşlanmadığı bir atama idi aslında bu. Mithat Paşa, anayasal düzene geçilmesini savunuyor, uluslararası konferans ve benzeri müdahalelerin ancak bu yolla önlenebileceğini ileri sürüyordu. Anayasa’yı hazırlamakla görevli 28 kişilik Cemiyet-i Mahsusa'nın düzenlediği son taslak Heyet-i Vükela'da (Bakanlar Kurulu) kesin biçimini aldıktan sonra padişahın bir hatt-ı hümayunuyla kabul edildi (23 Aralık 1876).
 
Temsili bir organdan yada meclisten değil, padişahın tek yanlı iradesinden kaynaklanan Kanun-i Esasi bu bakımdan bir ferman anayasası idi. Meşruti bir rejim öngörmekle birlikte, teokratik Osmanlı monarşisinin geleneksel ilke ve kurumlarını anayasa hükmü haline getirmeye öncelik veriyordu : Saltanat hakkı Osmanoğulları soyuna aittir ve umumun kefaleti altındadır. (Mustafa Kemal’in cumhuriyet idealine ulaşmasının önemli nedenlerinden biridir bu madde)  Geleneksel yetkilerinin büyük bölümünü sürdüren padişah hukuken sorumsuzdu. Devletin dini İslam'dır; padişah aynı zamanda halifedir ve şeriat kurallarını uygulatır, yasalar din kurallarına aykırı olamaz, şeyhülislamlık makamı ve şeriye mahkemeleri anayasada öngörülmektedir.

Yasama ve yürütme organ ve yetkilerini birbirinden açıkça ayırmayan Kanun-ı Esasi sistemi yürütmenin, özellikle de padişahın üstünlüğü ilkesine dayalıdır. Sadrazamı, nazırları ve şeyhülislamı padişah seçerek atar; vekiller meclise değil padişaha karşı sorumludur. Yasama organı sayılan Meclis-i Umumi'nin toplantı döneminin kısaltılmasına, uzatılmasına ya da seçimlerin yenilenmesi kaydıyla feshine karar vermeye padişah yetkilidir. Meclis-i Umumi'nin senato kanadı durumundaki Heyet-i Ayan'ın üyelerini de padişah atar.

Kanun-ı Esasi'nin öngördüğü yasama organı 19 Mart 1877-16 Şubat 1878 arasında bazı aralıklarla toplam beş ay görev yaptı. Ama özellikle eleştirici davranışlarıyla tutucu çevrelerin ve padişahın tepkisini çekti. Bunun üzerine Rusya ile yapılan savaşı bahane eden II: Abdülhamid, Meclis-i Umumi'yi tatil etti ve bir daha toplantıya çağırmadı ve Kanun-ı Esasi 1908'e kadar hukuken yürürlükte kalmakla birlikte uygulamadan düştü.

Şimdi biraz daha gerilere gidelim: Kanun-i Esasi’nin babası sayılabilecek olan Mithat Paşa’nın asıl adı Ahmed Şefik' tir. 18 Ekim 1822'de İstanbul'da doğdu. Çocukluğunu İstanbul'da ve babasının naip olarak bulunduğu Vidin ve Loveç'te geçirdi. Özel eğitim gördü. 1834'te Divan-ı Humayûn kaleminde görev aldı. Burada kendisine Midhat mahlası verildi. Daha sonra Arapça ve Farsça öğrendi. Divan-ı Humayün'ün görevlerini üstlenen Meclis-i Vükela'nın katipleri arasında yer aldı. 1840'ta Sadaret Mektubi Kaleminde yer aldı. 1854'te sadrazam olan Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa tarafından Rumeli'de yaygınlaşan isyan ve eşkiyalık olaylarını bastırmak gibi, yerine getirilmesi güç bir işle görevlendirildi. Bulgaristan'da düzeni sağladıktan (1857) sonra, Avrupa'nın başlıca kentlerini kapsayan altı aylık bir inceleme gezisine çıktı. İstanbul'a dönüşünde Serasker Rıza paşa ile birlikte Kuleli Olayı(1859) olarak bilinen ve Abdülmecid'i devirmeyi amaçlayan suikast girişiminin soruşturmasını yürütmekle görevlendirildi. Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa'nın ikinci sadrazamlığı sırasında, 1861'de vezir rütbesiyle Niş Valiliğine atandı. Başarılı reformlarından dolayı, Abdülaziz tarafından uygulamaları doğrultusunda genel bir reform programı hazırlamakla görevlendirildi. 1864'te Silistre, Vidin ve Niş'in birleştirilmesiyle oluşturulan Tuna Vilayeti'nin başına getirildi ve Osmanlı idari düzenini yeniden belirleyen Vilayet Nizamnamesi'nin uygulanmasına (1864-67) öncülük etti. Vilayet merkezinden köylere kadar yeni meclisler, bayındırlık, fen ve eğitim işlerine bakacak daire müdürlükleri oluşturdu. Ziraat Bankası'nın çekirdeğini oluşturan Memleket Sandığı'nı kurdu. Vergi türlerini ve yükümlülüğünü azaltan düzenlemeler yaptı. Niş valisiyken açtığı ıslahhane adlı sivil teknik okulları yaygınlaştırdı. Daha sonra İstanbul’a döndü.

Ancak, Sadrazam Mahmut Nedim Paşa, Mithat Paşa'nın İstanbul'da bulunmasını, mevkii açısından tehlikeli gördü ve kendisini Edirne valiliğine tayin etti. Mithat Paşa, vilayetine hareket etmeden, usul gereği, sarayda Padişah Abdülaziz'e bir veda ziyareti yaptı. Abdülaziz, bu gittiği vilayeti mamureye çeviren Paşa'yı beğendi. Hele Mahmut Nedim Paşa hakkındaki düşüncelerini korkusuz, pervasız söylemesi, büsbütün hoşuna gitti. Ertesi günü, Mahmut Nedim Paşa'dan mührünü aldırdı ve Mithat Paşa'yı sadrazam yaptı.
Mithat Paşa'nın sadrazamlığı uzun sürmedi. Mahmut Nedim Paşa'nın, göz boyamak için şişirdiği bütçeyi gerçek rakamlarıyla padişaha sununca, devlet giderlerinin gelirlerinden çok olduğu ortaya çıktı. Saray tahsisatlarının kısılması gerekiyordu. Ayrıca Mithat Paşa, kendi düşüncesine uygun bir dış politika izlemekte idi. 31 temmuz 1872'de oturduğu sadrazam koltuğundan, 18 ekim 1872'de indirildi. Devletin başında, sadece üç aya yakın bir zaman kalabilmişti.
 
Ahkâm-ı Adliye Meclisi Reisliği, Selanik valiliğinde bulunduktan sonra, Mütercim Rüştü Paşa kabinesine, bir çeşit devlet bakanı demek olan "Sandalyasız Nazır" olarak getirildi. Osmanlı ülkesi, özellikle İstanbul kaynıyordu, imparatorluk ıslahat hareketlerine muhtaçtı. Bürokrasinin bir kanadı meşrutiyetin kurtarıcı olacağına inanmıştı. Bunların içinde Mithat Paşa da vardı. Nitekim, Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa ile, Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Harbiye Komutanı Süleyman paşalar da tıpkı Mithat Paşa gibi düşünüyorlardı. Mithat Paşa, Hüseyin Avni Paşa, Mütercim Rüştü Paşa, Şeyhülislâm Hayrullah Efendi ile anlaştılar ve Âbdülaziz'i tahttan indirdiler. Yerine 30 Mayıs 1875’te  V.Murad getirildi. Fakat V. Murad bir ruh hastası idi. Kısa bir sürede bu padişahla iş görmenin mümkün olamayacağı ortaya çıktı. Bu sefer Mithat ve Rüştü paşalar, Şehzade II. Abdülhamit'le görüştüler ve kendisinden meşrutiyeti ilân edeceği vaadini aldıktan sonra, V. Murad hal’ edildi ve yerine II.Abdülhamit geldi ve Mithat Paşa, ikinci defa sadrazam oldu. Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk Kanun-ı Esasi'si hazırlandı ve ilân edildi. Meclis toplandı. Kısa bir sürede Abdülhamit'le Mithat Paşa ihtilafa düştüler. Abdülhamit, "Kanun-ı Esasi"nin kendisine verdiği "sürgün" hakkını kullanarak Mithat Paşa'yı memleket dışına çıkardı. Mithat Paşa, bir süre Avrupa'da kaldı. Tekrar memlekete çağrıldı, önce Suriye Valiliğine, sonra da İzmir Valiliğine getirildi…

İzmir Valiliği’ne atanması ile başlayan sürec aslında onun sonunu getirecek olan bir zaman dilimiydi. Kendisine söz verip Meşrutiyeti ilan edeceğini söylediği için tahta çıkardığı II.Abdülhamit onun katili olacaktır. Sultan Abdülhamit, Meşrutiyeti ilan etme sözüyle tahta geçmiştir Ama asıl niyeti başkadır. Giderek artan baskıcı bir yönetimle bütün ipleri eline almaya ve kendine karşı çıkan sesleri susturmaya kararlıdır.

Hıfzı Topuz’un nefis eseri ‘Taif'te Ölüm’, çöken bir imparatorluğun çağdaşlaşma sancılarını son derece akıcı bir dille anlatırken, dönemin baş aktörlerinin bireysel trajedilerini de başarıyla gözler önüne seriyor. Bu trajedinin başkahramanı da Mithat Paşa elbette..

Beyrut’tan bindiği İzzettin adlı vapurla çok sıcak bir Ağustos gününde İzmir Limanı’na gelen Mithat Paşa, onbinlerce insan tarafından karşılanmıştı. Müslümanı, yahudisi, rumu, yaşlısı genci hemen her İzmirli’nin umudu olmuştu. Çünkü o yıllarda İzmir asayiş ve huzurun kalmadığı bir kentti… Rıhtımdan yükselen sesler arasında, ‘Meşrutiyeti kuran Mithat Paşa çok yaşa… Bizi de kurtaracaksın’  en sık duyulanı idi…Valilik makamına oturup dertleri dinledikten hemen sonra Mithat Paşa askerden  ayrı ve kendisine bağlı bir polis gücünü örgütlemeye karar verdi. Kentin önemli bir  sorunu da nüfusun hızla artmasına karşın giderek ihtiyacı karşılayamayan yollardı. İzmir’in ana yollarını genişletecek, daha sonra Cumhuriyet yönetiminin bu ünlü devrimciye karşı bir saygı ifadesi olarak adını vereceği Mithatpaşa Caddesi’ni trafiğe açacak, tramvay kurulması için ilk girişimleri başlatacaktır. İzmir’deki mahkemelerin yapısından da rahatsız olmuştu. Kentteki adli düzeni kökünden değiştirecek kararlar almıştı… İzmir’de üç ay içinde çok önemli değişikliklere imza atmıştı.

Ancak Meşrutiyet karşıtları İstanbul’da boş durmuyorlardı. Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından tahttan indirildikten sonra intihar ettiği açıklanan Abdülaziz’in öldürüldüğü iddiaları gazetelerde bile yer almaya başlamıştı. Bu dedikodu ve haberler İzmir’e kadar gelmişti ama Mithat Paşa bunları umursamıyor, kendisine kimsenin bir şey yapamayacağını, bütün İzmir halkının kendi arkasında olduğunu söylüyordu kendisini uyaranlara… Maalesef yanılıyordu Mithat Paşa… Padişah II.Abdülhamit’in oturduğu tahtı kendisine borçlu olduğunu unutmayacağına inanıyordu. Ama tarihin yazdığı en büyük paranoid şizofrenlerden biri olan II. Abdülhamit onu yok etmeye karar vermişti bir kere…

Halkın çok sevdiği kıymetli bir devlet adamını ortadan kaldırmak o zaman da çok kolay olmadığı için devreye Abdülhamit’in ‘derin devleti’ girecekti. Mithat Paşa’nın yanında 12 yıl boyunca çalışan Kilikyan Vasıf Efendi ona İzmir’de de özel kalem memurluğu yapıyordu. Ermeni olan bu memurun İstanbul’da özellikle yabancı misyon içinde dostlukları vardı ve bir gün kendisine gelen bir mektupta, Mithat Paşa’ya İzmir’de suikast yapılacağı bildiriliyordu. Kilikyan Vasıf Efendi mektubu Mithat Paşa’ya okutunca Paşa yine ciddiye almadı bu iddiaları. Kilikyan Mithat Paşa ile birlikte kendisinin de ortadan kaldırılacağını tahmin ettiği için, Mithat Paşa’dan habersiz Pasaport iskelesine yanaşan İstanbul’dan gelen gemilerden inecek yolcuların kimliklerini göstermelerini ve kalacakları yerleri bildirmeleri zorunluluğu getirilmişti. Oteller de ayrıca liste vereceklerdi. Üç gün sonra şüpheli bir şahsın İzmir’e geldiği haberi ulaştı. Kendisine kimliğini soran liman komiserine küfür etmiş, kendisinin padişah yaveri olduğunu iddia etmişti. Kilikyan bu adamın gelişini de Mithat Paşa’ya haber vermiş, paşa da ‘Saray’dan birisi gelecek de beni ziyaret etmeden otele mi yerleşecek?’ diyerek bu habere inanmadığını söyleyecektir.

Kilikyan, hemen bu adamın peşine birisini taktı ve adım adım izlenmesini emretti. Saraydan gelen yaver gerçek bir yaverdi. Huck Otele yerleştikten sonra üniformasını giyip İzmir’deki askeri komutan Hilmi Paşa’yı ziyarete gitmiş, bir saat görüşmüşler, daha sonra sivillerini giyen yaver, otelin altında bulunan Osmanlı Postanesine giderek telgraf çekmişti. Kilikyan bu telgrafa da ulaştı ama şifreli olduğu için hiçbir şey anlamadı.  Mithat Paşa bu gelişmeyi öğrenince Sarıkışla’daki Hilmi Paşa’yı aradı ve gelen kişiyi sordu. Hilmi Paşa yakalanmış bir insanın  suçluluk duygusu ile konuştu;  şüpheli şahsın padişah yaveri Hüsnü Bey olduğunu söyledi. Yaver Hüsnü Bey ertesi günü Mithat Paşa’nın yanındaydı. Bu kısa görüşmeden sonra Paşa’nın artan kuşkuları, Hilmi Paşa ile yaptığı görüşmede kesinleşti. Kendisinden bir şeyler gizleniyordu ve  Hüsnü Bey, Abdülhamid’in tetikçisi olarak  İzmir’e gönderilmişti.

Konağına dönünce Tetikyan Vasıf Efendi’yi çağırıp haklı çıktığını, kendisine karşı bir suikast hazırlığı olduğunu sezdiğini söyledi. Az sonra da Vali Konağının önünde askerlerin gezmekte olduğunu gördüler… Hava kararmaya başlamıştı. Mithat Paşa, bulduğu iki bavula kütüphanesindeki hayati önemdeki belgeleri doldururdu ve Tetikyan’a teslim etti, ‘buradan kurtulursam bana verirsin, sakın başkalarına verme. Yaptığım mücadelenin tarihini yazarsın’ dedi. Bu bavulların nereye götürülüp saklandığı hâlâ bir sır…

Bu sırada Hüsnü Bey çevresindekilere İzmir’in yönetimini ele geçirmişti:  ‘Mithat Paşa’yı tutuklayacağım, teslim olmazsa vuracağım’ diyordu. Geldiği günden itibaren özel bir polis teşkilatını örgütleyen Mithat Paşa’nın da istihbaratı güçlüydü. Bu bilgi ona da  ulaşınca Mithat Paşa, ‘Bunlar beni tutuklamaz canıma kast ederler’ dedi ailesine veda edip konağı gizli kapısından terk etti.

Konağa en yakın konsolosluk binası Fransızlara aitti. O sırada İzmir’de görev yapmakta olan Fransız Konsolosu Pelissier de Reynaud da, Mithat Paşa’nın hayranlarındandı. İzmir Limanı’na geldiğinde ilk karşılayanlardan biri olmuştu. Kapısını hava karardıktan sonra çalan Mithat Paşa’ya evini hemen açtı. Paşa, Fransız Konsolosluğu’na sığınmıştı ancak ailesi konakta büyük korku içindeydi.  Ardından konak işgal edildi. Yaver Hüsnü ve Hilmi Paşa’nın yönettiği süngülü askerler, büyük dedeleri Yeniçerilere özenmişlerdi sanki; her şeyi parçalıyorlardı.

O sırada anlaşıldı ki Mithat Paşa’nın yanındaki Haremağası Nezir, aslında bir casustu. Askerler konağı bastığında tabancasını çekip rastgele ateş eden Nezir Ağa plana uygun davranıyordu. Şayet Mithat Paşa’yı evde yakalayabilseler, Nezir Ağa’nın ateş açmasını gerekçe gösterip Mithat Paşa’yı ve ailesini öldüreceklerdi. Ama paşa şimdilik canını kurtarmıştı. Yeniçeri artıkları, konaktaki eşyalarla birlikte Mithatpaşa’nın ailesini sokağa attılar. Menemenli Süleyman Ağa isimli eski bir âyan kendilerine sahip çıkmasa açlıktan ölebilirlerdi… İzmirliler çok sevdikleri, çok şey umdukları bir insana böyle davranılıyor olmasına belki üzülüyorlardı ama kıllarını da kıpırdatmıyorlardı.

Mithat Paşa, Fransız Konsolosa güvenerek hata yaptığını da birkaç gün içinde anladı. Yazdığı tarih kitapları günümüz bilim adamları tarafından ‘uyduruk’ bulunan dönemin Adalet Nazırı Cevdet Paşa, Mithat  Paşa’ya bir mektup yazıp teslim olmasını istedi. O sırada Tunus meselesi nedeniyle Osmanlı ile ters düşmemeye özen gösteren Fransa ise Mithat Paşa’nın iltica talebini reddetti. Mithat Paşa’ya teslim olmaktan başka çare kalmamıştı. Fransız Konsolosa özel birkaç eşyasını verdi, ailesine iletilmesini istedi ama konsolos bu son isteği de yerine getirmeyerek eşyaları Abdülhamit’in adamlarına verdi.  Mithat Paşa teslim olunca, Abdülaziz’in öldürülmesiyle resmen suçlandı ve Sarıkışla’ya götürülerek tutuklandı. Daha sonra İstanbul’dan gelen bir gemiye bindirilip, bu gemiyle İzmir’e kadar gelmiş olan Adliye Nazırı Cevdet Paşa’nın karşısına çıkarıldı.İnanamıyordu, ülkesinin geleceğini düşündüğü için tahttan indirdiği Abdülaziz’i öldürmekle suçlanıyordu. Bu iddialara hep gülüp geçmişti ama şimdi bu yüzden idamı isteniyordu. Gemide sorgulandı, Yıldız Sarayı’nda kurulan uyduruk mahkemede yargılanıp idama mahkum edildi. Günlerce ölümü bekledi.  Ancak Abdülhamid, Avrupa ülkelerinin baskısından çekinerek onu Taif’e sürgün etmeye karar verdi.  Daha sonra Taif’te korkunç bir cinayete kurban gidecek olan Mithat Paşa İzmir Limanını terk ederken başlayan sorgusunda şöyle diyordu: “Avrupa’ya kaçabilirdim.. Bana karşı bir suikast hazırlandığını bildirdiler. ‘Avrupa’ya savuşmanız hayırlı olur’ dediler, dinlemedim. Her gün İzmir’den Avrupa’ya vapur vardır, gidebilirdim. Ama neden kaçayım. Suçum yok ki…!

Bu yazıda İzmir’in unutmak istediği bir sayfayı açtık. Her kentin tarihinde böyle sayfalar vardır ve zaman zaman açmak gerekir…

 


Yıldız'da kurulan bir mahkemede idama mahkûm edildi. Padişah bu mahkûmiyeti ömürboyu hapse çevirdi ve Taife sürgün etti. 7 mayıs 1884'te boğularak öldürülmüştür

 

 
< Önceki   Sonraki >