Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow İzmir Yazıları arrow Ege 'deki "Rüsûm-ı Cihâdiyye"
Ege 'deki "Rüsûm-ı Cihâdiyye" Yazdır E-posta
Pazartesi, 11 Haziran 2007

İzmirliler’i 1800’lerde de
canından bezdiren vergiler!

Devletin ihtiyaçlarını karşılamada giderek daha da zorlanan Osmanlı İmparatorluğu, ülkenin en büyük ticaret limanı olan İzmir Rıhtımı’nda 1827’den itibaren çok sıkı bir denetim uygulamaya başlamış, çıkardığı yeni vergilerle büyük gelirler sağlamıştı...

 


Bugün de ödediği vergilerin yüksekliğinden şikayetçi olmayan işadamı sayısı pek azdır. Bu yazımızda 1820’lerden başlayarak Osmanlı İmparatorluğu’nun İzmir’de kurduğu “İhtisab Nezareti” aracılığı ile topladığı vergileri ve bu vergilere gösterilen tepkileri anlatmaya çalışacağız.
Osmanlı’nın İslami vergi sistemini benimsemesi Yavuz Sultan Selim dönemine kadar gider. İslam’da Halife Hz. Ömer döneminden beri  işleyen “İhtisab Kurumu”,  adın da anlaşılacağı üzere bir “Hesap Sorma Müessesesi” idi. Kurumun adının bu anlama gelmesi bile, dönemin vergi verenleri arasında tepkiye yol açıyordu.  Arapça kökenli “İhtisab” sözcüğünün ikincil anlamı “sorumluluk”, üçünçü anlamı,  “Belediye memurlarının işi ve dairesi”, dördüncü anlamı ise bu dairenin aldığı verginin adı olarak gösteriliyordu.
İhtisab işleri ancak 20. yüzyılın ilk yıllarında Şehremaneti’ne devredildi, ama vergilerin ardı arkası kesilmedi. Bugün olduğu gibi, o zamanlarda da vergiler İzmirliler’i çok kızdırıyordu.
Savaş ekonomisine dayalı bir politika güden, fetih dönemlerinde ülkenin gelirini fethedilen ülkelerin ganimetlerine bağlayan Osmanlı, gerileme döneminde iç piyasalara yönelmek zorunda kalmıştı. İç piyasalara dönüldüğünde ise, varolan vergi sisteminin ya da o dönemdeki adıyla söylemek gerekirse “İhtisab: hesap sorma” müessesesinin hiç de iyi çalışmadığı görülmüştü.
O günlerin İzmir kentini, gezginlerin gözünden izlemek İlhan Pınar’ın “Hacılar, Seyyahlar, Misyonerler ve İzmir” adlı kitabından mümkün olabiliyor. 1832-33 yıllarında İzmir’e gelen;  Müslüman, Hristiyan ve Yahudi toplumlarının bir arada dostça yaşadığını şaşırarak gören Ernst Christoph Döbel’in anı notlarından çok şey öğreniyoruz.
Geldiği dönemde İzmir’de 130 bin kişinin yaşadığını belirten Döbel, bu insanların bir arada yaşamasına gerekçe olarak “ticaret”i gösteriyordu:

 

İzmir Limanı, Döbel’in de belirttiği gibi, büyük bir hareketlilik göstermekteydi ve büyük sıkıntılar içindeki Dersaadet’in buna ilgisiz kalması düşünülemezdi. Osmanlı’nın en büyük devrimcisi olan Sultan II Mahmud, “Islahat Fermanı” çerçevesinde yukarıda sözünü ettiğimiz “ihtisab” müessesine de bir çeki düzen vermeye çalışmıştı.
1826 yılında yayımlanan kanunlarla “şiraze-i nizamından çıkmış” olan  ihtisab müessesesi yeniden düzenlenecekti. Burada Yeniçeri Ordusu’nun lağvedilmesinden sonra kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediyye’nin masrafları da karşılanacaktı. Hatta toplanan yeni vergiye, “Rüsum-ı Cihadiyye” adı da verilmişti.
Bunlar aslında “istikar” sağlanması adına, günümüzde de karşılaştığımız vergilerden farklı bir şey değildi. Mübahat S. Kütükoğlu’nun, “İzmir Tarihinden Kesitler” adlı kitabında geniş bir şekilde anlatılan “İzmir İhtisab Nezareti” adlı bölümden öğreniyoruz ki, aslında ilk “İhtisab Nezareti” İstanbul’da kurulmuştu.  Bu nezaretin kurulmasıyla ilgili nizamnamede, bugün olduğu gibi İstanbul’a köy ve kasabalardan işsiz-güçsüz kişilerin gelip de huzuru bozmamaları için alınacak tedbirler üzerinde durulduktan sonra, alınacak vergiler anlatılmaktaydı.
 Bunları, sebze bahçesi sahiplerinin 4 taksitte ödeyecekleri vergiler; esnaf gruplarına ayrı ayrı takdir edilen gündelik vergiler; rıhtımlara bağlanan teknelerden alınacak palamar akçeleri; yasakçıların yağ tulumlarından alınacak vergiler, İstanbul’a getirilecek taze sebze ve meyvelerden 1/10 oranında alınacak ihtisab resmi; esircilerin esir dellaliyesinden (tellallık parası) alacakları resmin 1/5’inin ihtisaba ayrılması şeklinde özetlemek mümkün. Düzenleme sırasında, altını çizmemiz gereken bir başka ilke ise, Saray tarafından şöyle konulmuştu: “Halkın kaldırabileceğinden daha çok vergi toplamaya kalkışmayın”

Nâzır’ın İşleri!

29 Ocak 1827 tarihinde, Divan-ı Humâyun’dan Ömer Lütfi Efendi’nin İzmir’e “İhtisap Nâzırı” olarak atanmasıyla birlikte, İzmir’de de, “yeni bir vergi ve hesap sorma” dönemi başlamıştı. Nazırın görevleri, düzenlenen “Nizamnâme” ile uzun uzun anlatılmıştı. En temel görevi olan vergi toplama ve hesap sormanın yanı sıra, Nâzır’ın işleri şöyle sıralanıyordu:
• Esnaf ve sanatkârın özellikle eşya fiyatlarının tesbiti ve kontrolü
• Narh ve kalite kontrolü
• Terazi, kantar, arşın, endaze ile satış yapan esnafı kontrol ve eksik çıkanları değnek vurdurmak suretiyle cezalandırmak
• Ekmeğin kalitesinin bozuk ve gramajının eksik olmamasını sağlamak
• Etin kış ve yaz fiyatlarına göre satılmasının kontrolünü sağlamak
• Hamamlarda düzeni sağlamak
• Hammal tarifelerini düzenlemek
• Neccar, nakkaş ve işçilerin yaz ve kış ücretlerini belirlemek
• İzmir Kantarının sahibi nazırdır
• Nüfus sayımı yapmak  (Mahalle, sokak ve hanlarda yapılacak sayımlarla, halk, isim, şöhret ve sanatları ve dinleri gösterilerek yazılacak, tüccar ve esnaf dışında olup da hanlarda oturanlar mahalle imamlarından sorulacaktı)


İzmir İhtisab Nezareti’nin sınırları içinde, Kuşadası, Foçalar, Ödemiş, Tire, Bayındır, Aydın, Manisa, Edremit, Ayvalık, Ayazment (Bugünkü Altınova), Lapseki, Çanakkale ile Midilli ve Rodos adaları da yer alıyordu. Bu sistemle ilk on ayda 2 milyon 800 bin kuruş, ikinci dokuz  ayda 3 milyon 300 bin kuruş, üçüncü yılda ise 5 milyon kuruş vergi toplanmıştı.

 İzmir İhtisab Nâzırlığı toplayacağı vergileri ve ücretleri şöyle belirlemişti:
 
 İhtisab Resmi:  İzmir’de çarşı içindeki, gerekse mahalle aralarındaki dükkanlardan 2-10 para; vakıf olsun olmasın esnaf tasarrufundaki, Müslüman ve gayrimüslimlerden 5-10 para; bahçeler, yoncalıklar, kayıkçı ve balıkçılardan uygun görülen oranda; İzmir’den Anadolu’ya gidip gelen deve yüklerinden 4 para, at yüklerinden 2 para, eşek yüklerinden bir para; İzmir’den Anadolu’ya giden zahîre yüklerinden 20 para.
 
Limandaki Vergiler...

 Resm-i Mîrî (Hazine Vergisi):  İzmir İhtisab Nâzırı Ömer Lütfi Bey’e gönderilen bir seri emirle, Anadolu’da yetişip, İzmir rıhtımına gelen belli başlı bütün mallara “Resm-i Mîrî” adıyla bir vergi konulmuştu. Bu vergiler satıcısından alınarak Mukattaât Hazinesi’ne  verilecekti. Bu vergiler için çıkarılan listeler bize, limandaki ürünler hakkında da bilgi veriyor. Bu ürünler arasında kuşkusuz en önemlilerinden biri “kitre” idi.  İngiltere, Fransa, İsviçre ve 19. yüzyılın başından itibaren Kuzey Amerika Osmanlı’dan önemli bir kitre alıcısı haline gelmişti.  Çünkü, kitre, bu ülkelerdeki pamuklu  dokuma fabrikalarında parlatıcı ve renkleri birbirine bağlayıcı önemli bir kimyasal olarak kullanılıyordu. İstanbul’da ise, yaygın olarak boya ve şekerleme fabrikalarında, ayrıca, “ebru” yapımında kullanılıyordu. Ege’ye özgü Geven bitkisinden çıkarılan bu zamk  İzmir Limanı’nın benzersiz ürünüydü. Yine Ege’de yetiştirilip İstanbul’a gönderilen “sahleb” (Selçuk ve Tire’deki orkide köklerinden üretiliyordu) , “mahleb”,  “mahmude” (İdris ağacı otu), tekstilcilerin kullandığı “kökboya”, dericilerin kullandığı “mazı” , Muğla’dan getirilen “Sandalağacı”  dikkati çekiyordu.
Ayrıca İzmir ve çevresinde bulunan halı ve kilim dokuma atelyelerinde işlenen  ve “Kaliçe” diye adlandırılan nefis İzmir halıları ile seccadeler için de limanda vergi ödeniyordu.
 İzmir rıhtımının yanı sıra, eski ve yeni Foça iskeleleri ile Karaburun, Urla, Çeşme rıhtımlarından yüklenen kuru üzüm ve incirlerden de Resm-i Mîrî alınıyordu. Siyah üzüm ve “beğlerce” denilen Kavacık üzümünün bir “kıyye”sinden 1 para; Karaburun “elleme” ve Urla üzümünden 2 para; çekirdeksiz kuru üzümden 3 para; incirden 1.5 kuruş Resm-i Mîrî alındığını görüyoruz. Bu liste, incirin ne kadar önemli bir vergi kaynağı olduğunu da gösteriyor bize.
 Ayrıca Resm-i Mîrî alınacak önemli diğer ürünler şöyle sıralanıyor:
• Karahisar-ı Sâhip (Afyonkarahisar) ve Geyve’den getirilen afyon mahsûlünün bir çeki denilen 250 dirheminden 60 para,
• İzmir civarında yaşayan yörüklerin İzmir limanında satılan kerestelerindren uygun görülecek miktarda,
• Balmumlarında kantar başına 5 kuruş,
• İzmir Limanı’ndan ihraç edilen tavşan derilerinin 100 tanesinden beş kuruş,
• Yapağının kantarından 3 kuruş,
• Pamuğun kantarından 5 kuruş,
• Tiftiğin iki kıyye gelen bir çekisinden 40;  Ankara ipliğinin âlâsından 20, ednasından 10 para,
• Zeytinyağından kantar başına 3.5 kuruş, sabundan kantar başına 2.5 kuruş.

Kantariyye: (Tartma ücreti) İzmir Limanında alınan ikinci vergi türüne Kantariyye deniliyordu. Kantariyye ödenen ürünler arasında Palamut ilk sırayı alıyordu. Ege Bölgesindeki meşe ağaçlarından toplanan Palamut, İstanbul’daki dericilerin temel gereksinimleri arasında yer alıyordu. Ancak “bazı madrabazlar” Ege Bölgesinden topladıkları palamutları başka bölgelere taşıdıkları için, İzmir’deki İhtisab Nâzırlığı da bazı önlemler almak zorunda kalmıştı.
Palamut tüccarlarının “kantariyye” ödememek için de bu kaçakçılığı yaptıkları rivayet olunuyorsa da,  kökboya, kuru incir ve mazı ürünlerinde de, benzeri oyunlar oynanıyordu.  Bunda bazı yerel yöneticilerin,  yabancı tüccarlarla gizlice anlaşıp, malı üreticilerden ucuza alıp, iki misline varan fiyatla satarak büyük haksız kazançlar sağlaması da rol oynuyordu. 
 İlerleyen dönemlerde İzmir rıhtımına getirilip de vergi alınacak ürünler arasında börülce, nohut, bakla, darı (mısır), susam ve sakız da dikkati çekecektir.
 Damga Resmi: Mübahat S. Kütükoğlu’nun yukarıda sözünü ettiğimiz çalışmasından öğreniyoruz ki, bu vergi, bazı karaborsacıların İranlı ve Avrupalı tüccarlarla anlaşıp, getirdikleri tülbent, basma gibi çeşitli kumaşları ve daha çok kadınların kullandıkları malları ellerinde beklettikten sonra,  2-3 misli daha yüksek bir fiyatla satmaları karşısında, halkın zarara uğratılmasını önlemek amacıyla ilk önce İstanbul’da alınmaya başlanmıştır. Bu vergi daha sonra İzmir Limanı’nda da uygulanacaktır.

 Diğer Vergiler...

 Aydın Vilayeti’nin merkezinin İzmir’e taşınmasından sonra vergiler daha da arttı. Vilayetin gelirlerini artırmak için görev yapan tüm valiler, maliye memuru gibi çalıştılar.
 İzmir rıhtımındaki gümrük, ilerleyen yıllarda iki koldan, Türk Gümrüğü ve Frenk Gümrüğü olarak çalışmasını sürdürdü.
  1873 yılında  Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İzmir Başkonsolosu Dr. Karl Von Scherzer’in öncülüğünde hazırlanan kitapta da belirtildiği gibi  (Çev: İlhan Pınar), Türk Gümrüğü, iç piyasada tüketilen ürün ve eşyalardan yüzde 8, dışarıya satılan mallardan ise değerinin yüzde 1’i kadar gümrük tahsil etmekteydi.
 Frenk Gümrüğü ise, ülkeye sokulan malların tahmini değerinden gümüş olarak yüzde 8 almaktaydı. İhraç ve ithal edilen mallardan ve iç piyasada tüketilenlerden (tuz dışında) elde edilen gelir 71 bin 500 kuruştu. Bu geliri İzmir, Ayvalık, Midilli, Sakız, Çeşme, Kuşadası, Rodos, İstanköy, Menemen İskelesi limanları sağlıyordu. (Bugün Mavişehir bloklarının yükseldiği yerde Menemen İskelesi diye bilinen bir rıhtım bulunuyordu.)
 İzmirliler, ayrıca “emlakiye”, “ondalık”, “koyun-keçi vergisi”, “bedeliye” gibi vergiler de ödüyorlardı. Yüzyılın sonlarına doğru “emlakiye” vergisi, emlakın tahmini değerinin yüzde 4’ü kadardı. Bir yaşına basmış her koyun ve keçiden bir defaya mahsus olmak üzere 4 kuruş vergi tahsil ediliyordu. Türk tebasında bulunan gayrimüslümler ve bundan yararlanmak isteyen Müslümanlar, askere olan ihtiyaca göre 80 ila150 Osmanlı Lirası arasında değişen “bedeliye” ödüyorlardı.
 Türkiye bugünlerde yine büyük bir ekonomik krizden geçiyor. Bu kriz sırasında iç ve dış piyasalardan sağlanacak artı gelirlerden söz ediliyor. İç gelirleri elbette “salınacak” yeni vergiler oluşturacak. Ve olan yine bize olacak. Bundan 170 yıl önce olduğu gibi.
  Tarih, gerçekten tekerrürden mi ibaret? Çetin Altan, “tekerrürden ibaret olsa, insanlar ders alırdı” diyerek itiraz ediyor, ama insanlar galiba hiçbir şeyden ders almaya niyetli değiller.

        Mayıs 2001, İzmir

 

 

1820-70 Yılları Arasında İzmir
Limanı’nda Vergiye Tabi Olan Ürünler

Yiyecekler:
İncir çeşitleri (lop, sarıca), üzüm çeşitleri (razakı, çekirdeksiz, Karaburun ellemesi, siyah, beğlerce), sakız, meyan balı, meyankökü, sahlep, buğday, arpa, bulgur,  lobya (kuru fasulye), susam, hınta (kanarya tohumu, kanarya yemi), bakla, börülce, nohut, bulgur,  zeytin, zeytinyağı, sabun, sirke, tavuk, hindi,pirinç, Yemen kahvesi, şeker, biber, tarçın, karanfil, zencefil, günlük ağacı yağı, bal, anason, darı, akdarı.

Madeni ürünler:
Bakır, demir çelik, kalay, nişadır, sarı ve beyaz teneke, kurşun, saçma, çivi, çivit, zımpara, bileytaşı, krom cevheri, taşkömürü, lületaşı

Tekstil, deri ürünleri ve diğerleri:
Yün, kenevir, kitre (İzmir geveni zamkı), pamuk, pamuk tohumu, kenevir tohumu, palamut, mazı, sarıboya (cehri), kökboya, kaba hasır, sele, sepet, ipek ve ipekböceği, sülük, sade ve işlemeli tülbentler, çeşitli çit, beyaz ve elvan (rengarenk) çeşitli hasse, patiska, çeşitli çukalar (yün kumaşlar), canfesler, atlas, kadife, hatayi (Antakya kumaşı), lahuraki (Hint şalı), kına, üstübeç ( boyacılıkta kullanılan kurşun karbonat), deve, sığır ve keçi derileri, kemik, balmumu, kösele, sahtiyan (tabaklanmış deri), Buldan işi beyaz ve elvan bogası (boyunluk), Nazilli ve Tire işi bez, peştamal, döşek, tülbent ve çit, hasse, sünger, kumaş artığı.

 


1-
19. Yüzyılda İzmir Limanı
Osmanlı İmparatorluğu kıyılarında, en hareketli, en canlı, çok dilli, çok dinli bir liman... Körfezde onlarca değişik bandıralı gemiler, yelkenliler, buharlılar... Bu canlılık aynı zamanda Osmanlı’nın önemli gelir kapılarından birini oluşturuyor,


2-
Frenk Gümrüğü
İzmir İhtisab Nezareti, 19. yüzyılın ikinci yarısında gümrük yönetimini ikiye ayırmıştı: Türk Gümrüğü ve Frenk Gümrüğü olmak üzere... Türk Gümrüğü, ihracat işlerini, Frenk Gümrüğü ise ithalatı yönetiyordu. (A. Nedim Atilla arşivi)

3-
Zahîre Ticareti
İzmir rıhtımına (bugünkü Askeri limanın bulunduğu yer) eşek yükleriyle zahîre getiriliyor.

4-
Kaliçe Dokuyan İzmirli Hanımlar
İzmir ve çevresinde çok sayıda genç kızın temel gelir kaynağını, halı, kilim ve seccade dokumacılığı oluşturuyordu. Bu genç kızların dokuduğu halılara “kaliçe” deniyordu.

5-
Papas ve Menemen İskelesi
Verginin toplandığı iskeleler arasında Menemen ve Papaz iskeleleri de bulunuyordu. Papaz iskelesi bugünkü Bostanlı’da bulunuyordu ve Ağustos, Eylül aylarında kavun pazarı burada kuruluyordu. (A. Nedim Atilla arşivi)

 
< Önceki   Sonraki >