Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow İzmir Yazıları arrow Sporun yurdu Batı Anadolu&
Sporun yurdu Batı Anadolu& Yazdır E-posta
Pazartesi, 11 Haziran 2007

 Türkiye’nin Cumhuriyet tarihindeki en büyük spor organizasyonu olan 1971 Akdeniz Oyunları’na sahne olan İzmir, 2005’te de yine tarihin olimpiyatlardan sonraki en büyük organizasyonu olan Üniversite Oyunları’na ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.

Aslında bütün dünyanın bildiği bir gerçeğin altını çizmek gerek: İzmir’in merkezinde bulunduğu Batı Anadolu tarihin bilinen tüm çağlarından beri sporun anayurdudur.

Her ne kadar Yunanlı dostlarımız olimpiyat meşalesini yakan ateşin Olympia’dan alındığını iddia ediyorlarsa da tarihin babası Bodrumlu hemşehrimiz Heredotos, sözü edilen Olympia’nın Finike Kumluca ilçemiz yakınlarındaki Olympos olduğunu ateşin de buradaki Yanartaş’tan yakıldığını söylemektir. Zaten yeryüzünün en eski ateşi de burada yani Çıralı’da yanmaktadır…
Antik Olimpiyatlar, I.Ö. 776’da başladığı Yunanistan’ın Peloponnes Yarımadası’nın Güneybatısındaki eski Olympia’da tam 1200 yıl boyunca devam etti.  Aslında antik çağdaki spor oyunları 4 taneydi:  Olimpia,  Pythia,  Nemea ve İsthmia oyunları…  Bu oyunların tamamına Batı Anadolulu sporcuların katıldığını bugünlerde arkeoloji dünyasından önde gelen bilim adamlarının gün ışığına çıkardığı buluntulardan anlıyoruz.  Yine arkeoloji bilimi bize göstermektedir ki  Pythia Oyunları Batı Anadolu’nun güçlü tanrısı  Apollon adına önce 8 yılda bir,  daha sonra da dört yılda bir Delfi’de İ.Ö. 586’dan itibaren düzenlenmeye başlamıştı. Önceleri kültür ağırlığı da olan, yani şiirler okunan, tragedyalardan bölümler sergilenen bu yarışmalarda daha sonra İ.Ö.  498 yılından itibaren spor yarışmaları ağırlık kazanmaya başlamıştı. Bu yarışmaları kazananlara defne yaprağından ödüller verilirdi . Herkes bilir ki defne Anadolu’nun has bitkisidir. Nemea oyunları ise İ.Ö.  571 yılından itibaren iki yılda bir Herakles (yaygın olarak bilinen adıyla Herkül!)  adına düzenlenirdi. Galip gelenlere sarmaşık dalından yapılmış  çelenkler verilirdi. Isthmia Oyunları İ.Ö.  583 yılında Posedion adına ,  Korent geçidindeki Isthmus şehrinde düzenlenir ve yarışmacılara çam dalından çelenkler verilirdi.
Bütün bu oyunlarda şampiyon olanlar hakkında tutulan kayıtlar günümüze kadar gelmiştir. Bu kayıtlardan öğreniyoruz ki sadece erkeklerin yarıştığı bu oyunlarda çok sayıda İzmirli ve Batı Anadolulu atlet başarılı olmuştu. Bu atletler arasında çok ünlü bir boksör vardı ki mezar taşı üzerinde bulunan boks eldivenleri bugün İzmir Arkeoloji Müzesi’nin unutulmuş bir köşesinde bulunmaktadır. Bu boksörün bugünkü Ahmetbeyli köyümüz yakınında bulunan Klaros’tan oyunlara katıldığını biliyoruz.
İzmir Arkeoloji Müzesi’nin tanıtım kitapçığının kapağını süsleyen bronz heykelin çıplak oluşu boşuna değildir. Çünkü tüm yarışmacılar erkekti, çırılçıplaktı ve çıplak yarışan sporcuları,  kadınların izlemesi yasaktı. Onları sadece rahibeler izleyebiliyordu.
Yarışmalardaki çeşitliliğe gelirsek… İ.Ö.  776’daki ilk oyunlarda tek bir sürat yarışı yapılmıştı. İ.Ö.  724’de diaulus yarışı eklendi.  1 diaulus,  2 stadion/stadyum mesafeydi. İ.Ö.  705’te  güreş,  İ.Ö. 688’de boks ve İ.Ö. 680’de de pantration-pankreas eklendiği görülmektedir. Dönemin kralları oyunları çok önemsemişlerdi. Üç kralın imzası ile bir disk üzerine kazılan anlaşma metnine göre Olimpia kutsal bir yer sayılacak, oraya silahlı girilmeyecektir. Tersine bir hareket tanrıları inkar anlamına gelecektir.
Olimpiyat oyunlarını günümüzdeki yoğunluğuna taşıyanlar da yine Batı Anadolulu yurttaşlarımız olmuştur. Tanrı Zeus adına düzenlenen Olimpia oyunları ilk zamanlarda sadece bir gün sürüyordu. İ.Ö. 548’den itibaren Persler’in istilası nedeniyle, Batı Anadolu’dan Avrupa’nın değişik yerlerine göç eden İonialılar’ın katkıları ile dinsel törenler ve seremonileri içine alarak 6 güne çıkmıştır. İonların bölgeye gelmesiyle birlikte yarışma galiplerine zeytin dalından çelenkler takılmaya başladı. Çünkü İonlar Anadolu’dan gelirken yanlarında barışın ve dostluğun simgesi zeytin dalını getirmişlerdi.  Roma İmparatorluğu sonrası göçler,  ekonomik zorluklar,  istilalar olimpiyat şenliklerinin düzenli yapılmasını engellemiştir. M. S. 44 yılında Antakya’da olimpiyat oyunları yapılmaya başlanmıştır. M. S. 393’te Roma İmparatoru Theodosius,  I. Papalığın simgesi olduğu gerekçesiyle Olimpiyatları yasaklamıştır. 
Her dört yılda  bir Olympia eşsiz bir sanat,  kültür ve tarih merkezi haline gelirdi. Olimpiyat katılımcıları sadece sportif etkinlikleri değil,  devrin tanınmış tarihçilerini,  şairlerini,  şarkı sözü yazarlarını,  heykeltraşlarını da izler ve görürlerdi. Ünlü heykeltraş Fidias orada bir atölye kurmuş ve dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen Zeus Heykeli’ni (Fildişi ve altından yapıldığı iddia edilir!) orada yapmıştı. Pindar en güzel şiirlerini,  olimpiyat oyunlarını kazanan kahramanlar için yazmıştı. Platon orada konuşurdu.Bodrumlu hemşehrimiz Herodot,  Herodot Tarihi’nin bir kısmını orada okudu. Miletli hemşehrimiz ve dönemin en önemli bilim adamı Thales oyunları izlemek için gittiği Olimpia’da heyecanlanıp ölmüştü. 
Olimpiyat Oyunları’nın ilk yıllarında stadyum yoktu. Atletler start noktası olarak kumda çizilen bir çizgiyi kullanırdı. Bitiş çizgisi de Olimpiyat Oyunları Zeus onuruna yapıldığı için Zeus Tapınağı’na yakın bir noktadaydı. İzleyenler ise Kronion (Kronos) Tepesi’nin eteklerinde dururlardı. İlerleyen yıllarda stadyum da yapılmaya başlandı. Olympia’dakinden daha büyük daha güçlü bir stadyumu yapma onuru ise Batı Anadolu’daki bir kentin, Aphrodisias’ın olmuştu. Kuşku duymuyoruz ki bugün uzaydan bakıldığında Batı Anadolu’da görülen tek insan yapısı olan Aphrodisias’ın stadyumunu inşa edenlerin amacı oyunların dini törenlerin bir parçası olmasının dışında başlı başına da bir etkinlik olduğunu ortaya koymaktı. Stadyumdaki pist kilden yapılmıştı. Üzerine ince tabaka bir kum serilmiş ve düzeltilmişti. İki uca doğru konulan taş eşiklerle başlangıç ve bitiş noktaları belirlenmişti.  Çevresini yarışmaları ayakta izleyen seyircilerin serinlemesi için yapılmış havuzcuklar oluşturan bir kanal çevreliyordu. Pistin uzunluğu 192. 28 metreydi. (Bu mesafe bir stadion-stadyum olarak kabul edilir) Bu mesafe için iki değişik  yorum yapılır.  Birisi Herakles’in ardı ardına 600 adım alması ile belirlendiği,  diğeri ise Herakles’in bu  mesafeyi bir nefeste koşmuş olmasıydı. Bu, resmi oyunlarda koşulan en kısa mesafe olduğundan sözcük aynı zamanda kısa mesafe koşusunu da ifade etmiştir. Giderek, koşu yarışları ile diğer oyunların yapıldığı alan da aynı adla anılmıştır.
Günümüzde antik Efes’te, antik Bergama’da bulunan gymnasiumlar da birer spor salonundan başka bir şey değildi. Atletler yağmurlu ve soğuk havalarda çalışmalarını burada sürdürürdü.  Dövüş sporları ve atlama yarışmaları da Batı Anadolu’da bir çok yerde gördüğümüz palaeistralar da yapılırdı. Arkada birkaç odası bulunan dört tarafı sütunlarla çevrili büyük bir avluydu. Her palaestrada mutlaka yağ odası,  pudra odası (bu zemini mermer olan tek odaydı,  diğerleri sıkıştırılmış kilden yapılmıştı),  soğuk banyo, kum torbası bulunan antrenman odası, atlama için uzun oda, güreş odası bulunurdu. Sadece spor yurdu Batı Anadolu’nun değil dünyanın en önemli stadyumlarından biri Aphrodisias’tadır ama içinde bulunduğumuz coğrafyanın  en eski stadyumu ve palaeistrası dünyanın modern planlı ilk kenti olan Priene’dedir. Priene’deki stadyum kentin en alçak kesiminde, güney surların yakınındadır. Bu yapı İ.Ö. 2. yüzyıla tarihlenir. Ancak Priene’de daha eski bir stadyumun olduğu düşünülmektedir. Çünkü İ.Ö. 4. yüzyıldan başlayarak kente yararı dokunan kişilerin yarışmaları ön sıradan izleme ayrıcalığı ile ödüllendirildiği, yazıtlardan anlaşılmaktadır. : Koşu yarışları, güreş, boks, pankreas ve pentathlon. At ve araba yarışları ise ayrı bir yerde, hipodromda yapılıyordu. Tüm atletik etkinlikler yaş gruplarına göre bölümlenmişti. Bu gruplar genellikle erkekler, gençler ve erkek çocukları kapsıyordu. Koşu yarışlarında üç kategori vardı: Stadion koşusu, diaulos ve uzun mesafe koşusu. Bunlardan birincisi pistin bir ucunda başlayıp, diğerinde sona eren bir kısa mesafe koşusuydu. Diaulos stadion koşusunun iki katını içeriyordu, başka bir deyişle bir uçtan diğerine koşulduktan sonra, bir U-dönüşle geriye koşuluyordu. Uzun mesafe koşusunun yer ve zamana bağlı farklılıklar gösterdiği anlaşılmaktadır. Mesafe kimi zaman yedi stad, kimi zaman yirmi dört stad uzunluğundaydı. Su ve kum saatleri süre tutmaya elvermediğinden, yarışlarda süreye bakılmadığı kuşkusuzca kabul edilebilir. Dolayısıyla, yarışlarda hangi standartlara ulaşıldığı anlaşılamamaktadır. Önemli olan, zafer kazanmaktı. Atletizm oyunlarında ikincilik ödülü pek ender verilmişti. Yine de bazı yazıtlarda bir koşucu, güreşçi ya da boksörün "üstünlükle" yarıştığı bildirilmekte, bir başka deyişle sporcu ödülü kazanamasa da iyi bir oyun çıkardığından övgüye değer sayılmaktadır.
Prof. Vedat İdil tarafından Nyssa’daki kazılarda ortaya çıkarılan stadyum da çok önemsenmektedir. İ.Ö. 5. yüzyıl Yunan stadyumlarında koşucuları start çizgisinde tutacak hiçbir somut engel yoktu. İ.O. 480 yılındaki Salamis Savaşı'ndan önce Korinthli bir komutan, hiç zaman yitirmeden Perslerle savaşa girişmek isteyen Themistokles'i şu sözlerle alaya alıyordu: "Bilirsin Themistokles, yanşlarda başlama komutu verilmeden önce harekete geçenler, sopayı yerler."

Güreş "ayakta" yapılırdı - yani, güreşçi dizinin üzerinde kalan herhangi bir organıyla yere dokunursa, puan kaybeder ve güreş yerde sürdürülmezdi. Yarışma sonucunda beş kişinin arasından en iyisi belirlenirdi. Bir güreşçinin kesin yengi elde edebilmesi için rakibini üç kez savurması gerekirdi. Pankreas ise bir tür silahsız dövüş sanatı, her çeşit hareketin yapılabildiği bir tür güreş gibiydi. Güreşçinin yere düşmesi puan kaybına yol açmıyor, dövüş iki rakipten biri pes edene dek yerde de devam ettiriliyordu. Yumruk, tekme ve boğazlama - aslında, ısırma ile göz oyma dışında her hareket - serbestti. Bir pankreasçının rakibinin parmaklarım kırarak, zafer kazandığını, bir güreşçinin de bu oyunu örnek aldığını kaynaklardan öğreniyoruz.

Antik çağda boks, günümüzdekinden çok farklıydı. Boks eldivenlerinin eklemler üzerine rastlayan kısmına sert köseleden bir çıkıntı eklenmişti. Böylece hem boksörün elleri korunuyor, hem de attığı yumruğun daha etkili olması sağlanıyordu. Bir boks ringi ya da oyunun rauntları yoktu. Pankreastaki gibi rakiplerden biri pes edinceye değin, dövüş yerde de sürdürülüyordu. Grup ayrımında yalnızca yaş unsuru etkindi, ağırlığa bakılmıyordu. Kısacası uygulamada erkekler kategorisinde bir tek ağır sıklettekiler dövüşüyordu. Uygulanan kurallar konusunda herhangi bir yazılı belgenin günümüze ulaşmamasına ve salt vazo resimlerine dayanılarak eksiksiz bir açıklama yapılamamasına rağmen, kuralların çağımızdakine pek benzemediği sanılmaktadır.

Pentathlon beş oyunu birleştiren bir yarışmaydı. Bunlardan üçü; uzun atlama, disk ve cirit atma, yalnızca pentathlon çerçevesi içinde gerçekleştirilen oyunlardı. Öbür ikisinde, koşu ile güreşte ise başlı başına ayrı yanşmalar da düzenleniyordu. Disk ve cirit atma yarışmalarında yalnızca mesafe ölçülürdü. Aletin bir hedefe atılması söz konusu değildi; ama yarışma alanı dışına çıkmaması, izleyicilerin arasına düşmemesi gerekirdi. Cirit, gövdesine iki ya da üç kez sarılan ve fırlatma anında elden bırakılan bir sırımın yardımıyla atılırdı. Sırıkla atma günümüz yöntemine oranla, biraz daha iyi sonuç veriyordu.

Antik çağda "atlama" deyince, uzun atlama anlaşılır. Oyunlarda yüksek atlamaya yer verilmemiş, hatta olasılıkla bu spor antik çağda hiç denenmemiştir. Uzun atlamanın da günümüzdekine pek benzemediği anlaşılır; nasıl bir nitelik gösterdiği ise çok tartışılmıştır. Bir kere, yaklaşık 0.9 - 4.0 kg. çeken, taş ya da madenden yapılmış atlama ağırlıklarının kullanıldığı bilinmektedir. Atlayış sırasında yarışmacı her iki elinde de birer ağırlık tutardı. İkincisi, kaynaklarımızda 16.8 m. ve 15.8 m. uzunluğunda atlayışlara rastlanmaktadır; gerçek şu ki, verilen rakamlar olağanüstü yüksektir. Günümüzde uzun atlamada 9.1 m.ye bile ulaşılamadığına göre, antik çağda uzun bir atlamanın bir sıçrayış, onu izleyen bir adım ve en sonunda bir atlayıştan oluştuğu düşünülmüş; 1896 yılında yeniden canlandırılan Modern Olimpiyat Oyunları kapsamına uzun atlama da alınırken, bu varsayımdan yola çıkılmıştır.

Antik çağda spor “Kalos Kagathos” insanı yaratmayı hedeflemekteydi.  Kısaca sporun o dönemdeki temel amacı “fiziksel ve ruhi güzelliğin uyumlu bileşimi” ne sahip insanı yaratmaktı… Günümüze kalan bilgiler bu amaca ulaşıldığını ortaya koyuyor… Batı Anadolulu eski yurttaşlarımız son derece başarılı güzel insanlardı…

 

 
< Önceki   Sonraki >