Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow Gezi Notları arrow Batı Anadolu Kıyılarında İlk Turizm Hareketleri
Batı Anadolu Kıyılarında İlk Turizm Hareketleri Yazdır E-posta
Cumartesi, 09 Haziran 2007


Yoldan, yolcudan, seyyaha, seyahate…
Turizme bugün ‘kalıcı’ ve ‘sürdürülebilir’ dünya barışı için çok önemli bir araç olarak bakılıyor.  Tatiller o zamanlar da insanların karşılıklı bilgilenmelerine ve kişilik açısından gelişmelerine, sosyal sınıflar ve ırklar arası farkların kalkmasına, toplumların soyutlanmasına son vermeye, zararlı önyargıların kafalardan silinmesine yardımcı olabilmekteydi.

Turizm yalnızca toplumlar arası dostluk ve barış aracı olmakla kalmayıp aynı zamanda çeşitli dinlere inanan ve inanmayanlar arasında somut ve etkili ilişkileri kolaylaştıran bir iletişim aracı olarak görülüyordu.

İzmir’in bir ‘liman şehir’ olarak belirmesi antik çağa kadar dayanıyor… Strabon ve Pausanias gibi antik çağdan günümüze bilgiler taşıyan yazarlar Smyrna’nın ticari anlamda da yükseldiğini anlatıyorlar bize, ama kabul etmek gerekir ki İzmir’in bir ‘Liman-şehir’ olarak büyümesi 17. yüzyılın başından itibaren gerçekleşen bir gelişme… Biz bu yazıda kentin ticaret merkezi haline dönüşmesinden daha çok limanın ‘yolcu gemisi’ olarak kullanılışını değerlendirmek istiyoruz.

Hemen belirtelim, yolcuya dayalı turizm faaliyetleri ilk kez Roma çağında başlamış. Dünyanın 7 harikası kabul edilen Efes- Artemis Tapınağı, Bodrum Halikarnassos Mozelesi, Mısır Piramitleri, Babil’in Asma Bahçeleri, İskenderiye Feneri, Rodos Heykeli ve Olimpia’daki anıtlar Roma döneminin önemli turizm merkezleri olarak ilgi çekmişler… Bu arada Datça Deveboynu’ndaki Knidos kentindeki tapınağı içinde yer alan Knidos Afrodit’i de sürekli turist çekiyormuş. Bu Afrodit’in güzelliği öyle dillere destanmış ki o zamanlar dünyanın bir ucu kabul edilebilecek Roma’dan, bir ayağınızı Ege’ye, ötekini Akdeniz’e basabileceğiniz   Knidos’a günlerce süren ve hayli meşakkatli yolculuklarla geliniyormuş… Antik çağın turistleri de günümüz turistleri gibi bir an, bir görüntü için koşuyorlarmış dört bir yana. Bu arada Bergama, Pamukkale ve İstanköy’e de ‘sağlık turizmi’ seyahatleri yapılıyormuş…

Antik çağın en önemli ‘gezgini’ ise kuşku yok ki Bodrumlu hemşehirimiz Heredotos. Yazdığı ‘istoria’ adlı kitabıyla ‘tarihin babası’ olarak kabul edilen Heredotos, insanoğlunun belleğinde yer alan ‘meraktan seyahat eden’ ilk kişidir.

Yol ve yolcu sözcüğüne daha sonraları dünyanın en ‘kanlı’ yolculuklarını gerçekleştiren Haçlı Seferleri’nde rastlıyoruz.  Haçlı Seferleri sırasında seferin kendisi ‘Yol’, sefere katılan kişiye ise ‘yolcu’ deniyormuş. Avrupa’da yazılı basının ortaya çıktığı 18. yüzyıl ortalarında ise bu kavramların daha barışçı sözcükler seçilerek ‘seyyah’ ve ‘seyahat’e dönüştüğünü görüyoruz.

19. yüzyıl Fransız Bilgini Gaston Paris’ye göre eğitim ve zevk seyahatleri Rönesans ile başlamış. Montaigne ve Sir Francis Bacon’un 1626’da yazdığı ‘Of Travel’ adlı eseri gençlerin eğitimi ve yaşlıların deneyimlerinin bir bölümü olarak tanımlanabilirdi.  Daha önceleri Osmanlı’nın Avrupa’daki vazgeçilmez yürüyüşü karşısında giderek daha çok ‘varlık’ korkusu yaşayan Avrupalı ‘medium’ sözcüğünü bulmuştu. Bugünkü ‘medya’ sözünün de ‘etimolojik’ olarak kökenini oluşturan bu sözcük halen ‘karşı taraf hakkında bilgi ortaya koyan, haber getiren’ olarak kullanılıyordu.  Bu ‘mediumların’ bilinmeyenden getirdikleri haberleri ve bilgileri bir araya topladıkları eserler de ‘seyahatnameler’ olmuştu.  Seyahatin ‘mediumlar’ ötense geçip sıradan insanların da yapabildiği yolculuklara dönüşmesi yolcu gemilerinin de gelişme çağını ortaya koyar…

Değerli dostumuz İlhan Pınar’ın, İzmir Kent Kitaplığı’nın baş yapıtlarından biri olan, ‘Hacılar, Seyyahlar,Misyonerler ve İzmir- Yabancıların Gözüyle Osmanlı Döneminde İzmir- 1608-1918’ adlı kitabını her karıştırışımızda görüyoruz  ki 17. yüzyılın başından itibaren İzmir’e tüccarların yanı sıra , hacılar, seyyahlar ve misyonerler de gelmektedir. İlhan Pınar’ın kitabında yer alan bilgiler İzmir hakkındaki önemli açıkları da kapatıyor. Bu bilgiler ticaret yazışmaları, misyoner raporları ve seyyahların notlarından oluşuyor.

Pınar, ‘Seyyah ve seyahat etmek kavramları 19. yüzyılın ilk çeyreğinde kısmen bugün için de geçerliliğini koruyan modern anlam ve içeriklerine kavuşmuşlardır. Uzun bir tartışma sonrasında Alman Şair Wilhelm Müller bu dönemdeki seyahat etmek olgusunu, ‘insanın hiçbir araca bağlı olmadan kendi iradesiyle zevk ve kendi iradesiyle mekan değiştirmesidir’ şeklinde tanımlamış.

Müller’in bu tanımı 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar İzmir’e gelen hacıların, gezginlerin ve misyonerlerin durumunu da anlatıyor. Seyahatin en eski şekli hac yolculuğu ve dinsel eğitim kökenli… İzmir Limanı’na gelen yolcu gemilerinin bir çoğunun daha sonraki durağı çoğu kez Kudüs olması, işin içine Mısır Piramitlerinin sokulması  hac yolculuğunu kutsallığının öznel varlığı ile yaşayan insan grubunun kutsallığa katılımı ve kutsallıkla karşılaması. Hac kutsal bir yere doğru yapılan yolculuk. Kudüs öncesinde Meryemana’nın son günlerini geçirdiği evi ve tamamı Batı Anadolu’da bulunan Hıristiyanlığın dünyaya yayıldığı 7 kiliseyi görme çabası Avrupa’nın dindarları için çok önemseniyordu. Batı Anadolu’daki tertemiz su kaynakları, yüksek dağ tepeleri gibi coğrafi engebeler, hac yolculuğu için çoğunlukla kutsallaştırılmış  yerler olarak sunuluyordu.  Öte yandan İzmir Limanı’na yanaşan gemiler İslam Dininin beş koşulundan biri olan Hac yolcuğuna çıkacakları Mekke’ye götürürlerdi. 

Avrupa’nın sanayi devriminin etkisiyle başlayan çevre kirliliği bozulmamış bir doğayı görmek isteyenleri de Doğu Akdeniz’e çekiyordu. Bu yazıda yer alan yolcu gemisinin reklamında da görüldüğü gibi ‘kişiyi, insanlık dışı ve sömürgen bir çalışmanın kullanımı ve hizmetinden kurtaran, daha doğal, geniş ve açık ortamda kendi ve başkalarıyla  diyalog kurma  olanağı sağlayarak, kişiliğini sınırlandıran ve koşullandıran, bazen de düşünsel açıdan sağlıksız çevreden uzaklaştıran’ turizm, insanoğlunun bir kazancı olarak kabul edilmiş. Bu kazanca ulaşabilmek için en önemli araçlardan biri daha Birinci Dünya Savaşı çıkmadan turizm olarak görülmüş.

Anadolu’nun 19. yüzyıldaki ilk turistlerle karşılaşmasının için hem reklamını gördüğünüz bu yolcu gemileri ön ayak olmuş hem de Paris’ten İstanbul’un Sirkeci İstasyonu’na ulaşan trenler… En ünlüsü ‘Orient- Şark’ Ekspresi olan bu trenin yolcularının rahatça konaklayabilmesi için bir yandan Pera Palace yapılırken öte yandan Sirkeci’den Galatasaray’a kadar yolcularını taşıyabilsin diye özel ‘tahterevan’lar üretilmiş.

Aynı şekilde aslında Batı Anadolu’nun tarımsal zenginliklerini Akdeniz’in doğusundan batısına taşıyabilmek için inşa edilen İzmir-Aydın Temdidi Demiryolu Hattı ve  İzmir-Kasaba hatları aynı şekilde İzmir Limanı’na ulaşan turistleri arkeolojik ve tarihsel zenginliklere ulaştırıyordu.
Bugün de  kabul ettiğimiz bir başka gerçek ise, turizmin düşünsel değerlerinin gelişimine bağlı olarak insan saygınlığının ve kişiliğinin restorasyon ögesi olarak  kabul edilmesi gerektiği olgusunda yoğunlaşmaktadır. 1940’lardan kalma bir İzmir Gazetesi’nden öğreniyoruz ki o zamanlar ‘Turizm sayesinde ruh ve vücut, günlük yaşam ritminden ve iş yoğunluğundan çıkarak sağlığına kavuşmaktadır…’

Bu söze gelinceye değin çok uzun bir yolculuk gerçekleştirilmiştir bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de… Bu kısa yazıda bu uzun yolculuğu bir yerinden yakalamaya çalıştık…
 

 
< Önceki   Sonraki >