Nedim Atilla nın Food in Live Dergisindeki yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz.
Nedim Atilla 'ya Twitter 'dan da ulaşabilirsiniz
nedim atilla
Anasayfa arrow Gezi Notları arrow Geminin kaderi
Geminin kaderi Yazdır E-posta
Cumartesi, 09 Haziran 2007

İzmir’de hizmete başladı, İzmir’de battı, İzmir’de yaşadı,
İzmir’de söküldü! O’nun adı İzmir’di...

1957 yılının ılık Şubat günlerinden biriydi. 2002’nin geride bıraktığımız Şubat ayı gibi, yazdan kalma günlerin çok olduğu bir aydı o yılın cüce ayı. Güneş, Spil Dağı’nın tepesinden  İzmir Körfezi’nin üzerine doğmuş, yılın rüzgarlar açısından en huzurlu günlerinden biri daha keyifle yaşanmaya başlamıştı...

 O günlerde de  Körfez’de, şimdiki gibi pelikanlar, ebabiller,  sumrular, tek eşli karabataklar keyifle avlanıyorlardı ve elbette karınlarını doyuracak daha fazla balık buluyorlardı... Okullar sömestr tatiline girdiği için, Narlıdere’deki sahilde, misinalarını denize atmış olan çocuklar oltaya takılacak olan çipuraları, sinarit palazlarını, en kötü olasılıkla eşek isparozlarını bekliyorlardı.

O sabah, insana ilham kaynağı olacak kadar büyülü olan Körfez’in dalgın suları, bir anda cehennem yerine döndü. 1957 yılının 3 Şubat günü, İzmir tarihine maalesef tatsız bir gün olarak geçecekti. Çünkü o sakin sabah, saatler 09.40’ı gösterdiğinde, Narlıdere açıklarından süzülerek İzmir Limanı’na girmekte olan güzelim İzmir Vapuru, saat 08.30’da Pire’ye doğru hareket eden ABD bandralı Howell Lykes şilebi ile büyük bir gürültüyle çarpışmıştı.


Gemiler insana benzer...

Bu çarpışma, bir deniz kazasından öte, öncesi ve sonrasıyla, bir geminin hazin kader öyküsünün de habercisidir. Aliağa’daki söküm tesislerinde, gemilerinin paramparça edilip sökülüşünü, çok sayıda kaptanın yaşlı gözlerle ve ellerinde kalan son Rom şişeleriyle izlediklerinin tanığı olmuş biri olarak, bilirim ki, gemiler de canlılara benzerler, doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Bazılarının şansı hep açık olur, bazılarının talihi kötüdür. Kaptanların gemilerini bir evlat, tayfaların ise bir baba gibi sevdikleri fikrine ise, ülkemizin gemiler tarihiyle ilgili tek yazarı olan Eser Tutel de katılmaktadır.

İzmir Körfezi’nde çarpışması ve denizden çıkarılması medyanın gündeminde uzun bir süre kalan İzmir Vapuru’nun öyküsü, 1953 yılında yayımlanan “Münakalat Çalışmaları” adlı kitapta yayımlanan bir ilanla başlar. Bu üç gemi için ihale açan bir ilandır...  Kendi limanları arasında yolcu ve yük taşımacılığı işlerinin sadece Türk bayrağı taşıyan gemilerle gerçekleşmesini, her 1 Temmuz’da “Kabotaj Bayramı” olarak kutlayan Türkiye Cumhuriyeti, “Akdeniz’in en iyi gemi taşıyıcısı unvanını” da alan üç geminin siparişini, Almanya’nın Bremen kentindeki tersaneye 1951 yılında vermişti. Bu gemiler “Akdeniz” tipi gemiler olarak anılacaktı. Su hattındaki boyu 105 metre, genişliği 16.05 metre, 16 deniz mili süratinde, 68 birinci mevki, 68 ikinci mevki, 524 de turistik sınıf yolcu taşıma kapasiteli olan gemiler, 1956 yılında tamamlanıp törenle Türkiye’ye teslim edildiler. Gemilere sırasıyla “İzmir”, “Marmara” ve “Ege” adları verildi. Münakalat (Ulaştırma) Bakanlığı tarafından, gemiler  teslim edilmeden önce yaptıkları açıklamada, “Bu gemiler inşa edildikten sonra, bugünkü güverte yolculuğu ortadan kalkacak, her yolcu en medeni şartlar içinde seyahat edecektir” deniliyordu.

1956 yılının Mart ayının ortalarında bir gün,  yerel gazeteler, İzmirliler’e coşku ile bir haber verdiler: Bremen tersanelerinde yapımı tamamlanan İzmir Vapuru, İzmir Limanı’na geliyordu. O gün Liman’da büyük bir tören düzenlendi. İlk kez bir vapura kentlerinin adının verildiği duyan İzmirliler törene katıldılar ve İzmir Vapuru ilk yolcularını alarak İstanbul’a hareket etti. Bir gemi, adını aldığı kentten ilk seferine başlıyordu. Haklı bir coşkuydu yaşanan. Çünkü, Osmanlı döneminde de bir vapura İzmir adı verilmişti, ama o dönemin İzmirliler’i bu külüstür gemiyi kendilerine hiç yakıştıramamışlardı.

Aradan 11 ay geçmeden büyük facia meydana geldi. Bu olayın üç ay kadar öncesinde İtalyan transatlantiği Andrea Doria, sis nedeniyle bir şileple çarpışmış, kazada yüzlerce kişi hayatını kaybetmişti. Ocak ayının son günlerinde de bir facia İstanbul’da yaşanmıştı.  Akıllardan hiç çıkmayan bu kazalar henüz konuşulurken,  İzmir Körfezi girişinde de bir çarpışma meydana gelince, ertesi günkü gazeteler, başlıklarında hemen Andrea Doria olayına gönderme yaptılar: “İzmir sularında Andrea Doria faciasını andıran müthiş deniz kazası... Bir Amerikan şilebinin çarptığı İzmir Vapuru sulara gömüldü. Narlıdere önlerinde vukubulan kazada beş kişi öldü, yaralananlar oldu”

Bu olay, denizcilik dünyasını yeni bir yasa soktu. Daha birkaç gün önce şiddetli fırtına sonucu İstanbul Boğazı’nın Karadeniz girişi yakınlarında kayalara bindirip parçalanan ve bir tayfası feci şekilde ölen “Pilatin” şilebi  unutulmamışken, Narlıdere açıklarında Denizcilik Bankası’nın en yeni üç gemisinden biri olan  İzmir Vapuru da sulara gömülmüştü. Dönemin bir yazarının deyimi ile “Denizcilik işletmesinin bir yaşındaki gemisi, memleketimizin övüneceği en kıymetli vapurlarından biri olan İzmir gemisi artık bir hatıra” idi.

Geminin yolcularından Nedret Gönenç, kazayı şöyle not etmişti günlüğüne:
“Denizcilik Bankası’nın ‘güzide’ süvarilerinden Tahir Candaş, yönetiminde 2 Şubat Cuma günü saat 14’te, 244 yolcu alarak İstanbul’dan hareket eden İzmir vapuru, normal bir seyirle  Narlıdere açıklarına kadar geldi, gemi saat 10’da İzmir limanına gireceğinden, bütün yolcular hazırlıklarını tamamlamış ve güzel İzmir’in manzarasını gemi güvertesinden seyre hazırlanmışlardı. İzmir Vapuru,  18 mil süratle Yenikapı önlerine gelmiş ve İzmir Körfezi’nin girişi belirleyen Pelikan fenerlerinin içine girmişti. Bu sırada İzmir’den hareket eden ABD Bandralı Howell Lykes Şilebi de kendi rotası üzerinde, aynı fenerlere tam yolla seyretmektedir. Şilebin bu sürati anormaldir... İzmir Vapuru’nun Kaptan Köşkü’nde gemi süvarisi Tahir Candaş ile ikinci Kaptan Hüseyin Dereli,  Amerikan şilebinin anormal seyri karşısında 3 kez düdük çaldılar ve uyarmaya çalıştılar. Ancak Amerikan şilebi yolunu değiştirmek şöyle dursun, süratini azaltmaya bile lüzum görmedi.
Bu sırada saat sabahın tam 09.40’larıdır. İzmir Gemisi tam manası ile boğaza girmiş ve son iki fenerin arasına sokulmuş durumdadır. Her iki gemi arasında çok az bir açıklık kaldığı halde, normal rotasını takip eden İzmir gemisinin süvarisi,  Amerikan şilebinin kendilerine yol vermemesi ve bu arada herhangi bir emniyet tedbiri de almaması üzerine, derhal rotasını değiştirip iskele (köşke doğru sol) yönüne döndü. Fakat bu defa çok yakın bir mesafede bulunan  Amerikan şilebi, rotasını değiştirdi ve sancak (köşke doğru sağ) yönüne dümen kırdı.
İşte bu felaket demekti. Her iki geminin de aynı yönde yol değiştirmiş olmaları, bu müessif kazanın vuku bulmasına kafi gelmiştir”

Kaza anında Amerikan şilebi, İzmir gemisinin sancak tarafından doğrudan doğruya makine dairesine bindirdi. Bu şiddetli çarpışma neticesinde durumun önemini kavrayan ve İzmir gemisinin batacağına kanaat getiren Howell Lykes, çarpışmadan sonra İzmir Vapuru’nun, bordosundan ayrılmayarak ve burnunu çarptığı yerden çıkarmayarak, Narlıdere’nin Derince Mevkii, ki sığlık bir yerdi, İzmir’i gerisin geriye sürükleyerek burada karaya oturttu.
Önce kadınlar ve çocuklar...

Nedret Gönenç’in kaza notlarını okumaya devam edelim: “Bu ani ve şiddetli çarpışma sırasında çoğunluğu gemi güvertesinde bulunan İzmir’in yolcuları bir anda birbirine karıştı, yüzlerce kadın, erkek ve çocuk birbirine girerek feryada başladılar. Herkes canını kurtarmak için şaşkın bir vaziyette oraya buraya koşuşurken, bir yandan da gemi zabitanı gerekli önlemleri almaya başladı ve çok seri bir şekilde cankurtaran filikalarını denize indirip yolcuları tahliye etmeye başladılar.

Kaza yeri  sahile çok yakın olduğundan, bütün sandal ve motorlar, hemen balıkçılar kazazede İzmir Vapuru’nun yanına geldiler ve gemiden tahliye edilmekte olan yolcuları alarak sahile çıkarmaya koyuldular. Gemi telsizcisi de, bu durumdan İstanbul’u haberdar etmiş ve kazayı telefonla  İzmir’e de bildirerek yardım talebinde bulunmuştur. Sahile çıkarılan yolcular henüz kazanın dehşet ve korkusundan sıyrılmadıkları için şaşkın vaziyette, yavaş yavaş sulara gömülmekte olan İzmir Vapuru’ndan gözlerini uzun süre ayıramamıştı.”

Olayı haber alan İzmir Valiliği derhal kaza yerine 3 körfez vapuru gönderdi. Yardıma koşan  vapurlardan biri, bugün de prestij gemisi olarak hizmet vermekte olan Bergama gemisiydi ve kadere bakın ki o da Bremen’de, İzmir Vapuru ile aynı tersanelerde daha 7 yıl önce inşa edilmişti.

İzmirli gazeteciler, saatler 12’yi gösterirken savcılardan izin alarak İzmir Vapuru’na çıktılar. İlk izlenimleri, “vapur hakikaten bir feci manzara arz etmekteydi” şeklinde oldu . Kendisiyle çalışmaktan onur duyduğum ve üç yıl önce yitirdiğimiz Hayrullah Gülal, o dönemin en acar muhabiriydi ve gördüklerini ertesi günkü Yeni Asır’da şöyle aktarıyordu:
“Kazaya sebep olan şilep çarptığı yerde durmakta ve İzmir Vapuru da kendisini sinesine çekecek olan Narlıdere koyunun mavi sularında feci akıbeti kendisine hazırlayan şilebe yaslanmış durmaktaydı. Kaptan köşkünün hemen birkaç metre gerisinde, İzmir Vapuru’na yanlamasına bindiren Amerikan şilebi, İzmirimizin gövdesini bir kağıt gibi parçalayarak arka tarafa doğru sıyırmış ve 4 metre kadar da geminin makine dairesine girmiş bulunuyordu. Saat 12’de İzmir Vapuru tahminen 45 derece kadar sancak tarafına yatmış durumdaydı. İzmir’in tamamen devrilmemesi için iki romorkör sürekli olarak iskele tarafından halatlarla çekmeye ve dengesini sağlamaya çalıştılar ama başarılı olamadılar.”

Gazeteciler daha sonra Amerikan şilebine geçtiler: “Saat 12’den sonra kazanın diğer tarafı olan ABD şilebinin mürettebatını yemek salonunda kahve içerken bulduk  Hepsinin yüzünden bu müessif kazaya üzüldükleri belli olmakta idiyse de, gemi personeli olarak kazanın sorumluluğu bakımından hiç de endişe etmedikleri seziliyordu. Bunun nedeni olay meydana geldiğinde, bir Türk klavuz kaptan tarafından idare ediliyor oluşlarıydı”.

Pasaport’ta mahşeri kalabalık

Olayın duyulmasından sonra, Pasaport İskelesi’nde mahşeri bir kalabalık toplanmıştı. İzmir Vapuru’nda yolcu yakını olanlar olayın dehşetini düşünerek, diğer yandan da tanıdıklarının akıbetini merak ederek Pasaport İskelesi’nde heyecanla bekliyorlardı. Saat 13.30’da Bergama gemisi, ilk kafileyi Pasaport’a getirdi. Tanıdıklarına ve akrabalarına kavuşmanın sevinci içinde gözyaşı dökenlere karşılık, beklediği yüzleri göremeyenlerin oluşturduğu hüzün tablosu ise yürek burkuyordu.

Vapurdan inenlerin etrafını saran kalabalık, olayın nasıl olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. Pasaport İskelesi’ne ilk inen yolcular arasında bulanan Kemal Özada, olayı bütün ayrıntıları ile anlattı. Alsancak’ta oturan Kemal Özada, kendisinin 21 numaralı kamarada olduğunu söyledikten sonra, çarpışmanın bilhassa 16-22-28 ve 30 numaralı kamaralar civarında olduğunu söylüyor ve “çarpışma sonucu borulardan fışkıran sular yolcuların korkulu dakikalar geçirmesine neden oldu” diyordu. Yüksel Yücel isimli bir genç de, çarpışma anından birkaç dakika evvel vapurdan hoparlör neşriyatı ile vapurun 18 mille seyretmekte olduğunun bildirildiğini söylüyordu ve ekliyordu “Çok hızlı gidiyorduk, çok!”.

Bayan yolculardan Bahriye Şahin ise, kendisinin de katıldığı bir kurtarma operasyonunu şöyle anlatmıştı: “Tam çarpışma anında muhakkak surette  ezilmesi mümkün olan bir talebeyi kucaklayarak olay yeniden uzaklaştırdım”.

Narlıdere’den çocuk gözüyle olayı izleyen, daha sonra  İzmir’in usta gazetecilerinden biri olacak olan Sökmen Talay ise, kazaya ilişkin bir anıyı hiç unutamadığını söylüyordu: “Birinci mevkilerin gezinti mahalli olan yerlere artık yavaş yavaş sular dolmaya başlamıştı. Geminin yüksek yerlerindeki eşyalar da büyük gürültü ile denize doğru kaymaya başladı. Biz bu gürültüleri kıyıda duyabiliyorduk. Saat 15 gibi, güverte tamamen  sulara gömüldü. Radar Kulesi de suya gömüldükten sonra, tam deniz hizasına gelen Türk bayrağı, filikalarla direğe yanaşan mürettebat tarafından ıslanmasına izin verilmeden direğinden sökülüp saklandı. Gemi batabilirdi ama bayrak asla! Az sonra Amerikan şilebi kendisini gemiden geriye doğru çekmeye başladı. İzmir Vapuru, Ege Denizi’nin mavi sularına gömülürken vefakar ve fedakar denizcilerine de veda etti.”

Şiddetli çarpışma sırasında “kumanyalık” da denilen depoda bulunan Kadir Değirmenci ilk ölen kişi oldu. Gemi personelinin tüm çabalarına rağmen, kumanyacı Kadir Tüzer’ i de kurtarmak mümkün olmamış, zavallı genç de, kumanyalık da kalarak can vermişti.  İki Kadir’in kaderi burada kesişmişti. Ayrıca öğle yemeğine ekmek çıkarmak için fırını çalıştıran  gemi ekmekçisi Enver Akkoyunlu da içeri dolan sularda boğularak ölmüştü.

Yolculardan da iki kişi hayatını yitirmişti. 8 numaralı lüks kamara yolcularından Alberto Assante adındaki kuyumcuydu biri. Çarpışma anında ölen Kuyumcu Alberto’yu bir battaniyeye sararak bar salonuna kadar taşıyan gemi yolcuları, batma telaşıyla  gemiyi terk ederken orada unutmuşlardı.

Akşama doğru,  üç arkadaşlarını yitiren gemi mürettebatı, “Sütlüce” körfez gemisi  ile  İzmir’e getirildi.

Ertesi gün yayımlanan gazetelerin birinde, iki küçük çocuğun Narlıdere sahilinde dua edişi görüntülenmiş ve resimaltına şöyle yazılmıştı: “Facianın duyulması üzerine en küçüğünden en büyüğüne kadar İzmirliler sahile koştular. Büyükler kazazedelerin kurtarılması için canla başla çalışırlarken, küçük çocuklar da yaşlı gözlerle kazazedelerin sağ ve salim kurtarılması için dua ettiler.”

Savcılık iki kaptanı gözaltına aldırmıştı. Bunlar  Amerikan Howell Lykes adlı şilebi Yenikale civarındaki fenerlere kadar götürmekle yükümlü olan İzmir Limanı kılavuz kaptanlarından Ziya Denizer  ile İzmir Vapuru’nun süvarisi Tahir Candaş’tı.  Ziya Kaptan olay hakkında hiçbir şey söylememiş, sadece İzmir’in çaldığı düdük seslerini işitmediğini söyleyerek, Tahir Kaptan’ı suçlamıştı: “Ben ayarlamış olduğum rota üzerinden gidiyordum. Kaptan Tahir Candaş ise, iki fener arasına girmek üzereyken korkarak şaşırdı ve rotasından çıktı”
Batan geminin süvarisi Tahir Candaş ise, “Limana girmek üzere olduğumuzdan ben de kaptan köşkündeydim. Amerikan şilebinin üzerimize geldiğini görünce üç defa düdük çaldım. Yol vermeyeceğini, süratini kesmeyeceğini anlayınca iskeleye dümen kırdık, onlar da aynı yöne dümen kırınca bize bindirdi” diyordu. Tahir Kaptan, “Vicdanen suçlu olduğuma inansam, gemiden çıkmaz ve intihar ederdim” diyerek suçsuz olduğunu iddia ediyordu.

Kaza sırasında makine dairesinde görevli olan İkinci Çarkçı Yaşar Özdenoğlu da, “Gemi korkunç bir çarpışmanın tesiri ile sarsıldı. Bir şeye çarptığımızı anladığımdan tam yol tornistan yaptım. Sancak tarafından su girdiğini görünce karşı tarafı kontrol etmek üzere o tarafa geçtim. Bu sırada makine dairesini sular bastı, yüzerek kendimi kurtarmak istediğim sırada seyir jurnali aklıma geldi ve derhal dönüp yine yüzerek seyir jurnalini kurtardım. Bir arkadaş da beni suların içinden kurtardı yoksa bende boğularak ölecektim” diyordu. Bir çarkçıbaşı için belki hayatından da önemli olan şey, bütün gezi notlarının tutulduğu jurnaldi ve jurnali kaybetmemek adına gerekirse insan hayatını bile verebilirdi.

Kuyumcu Alberto’nun neleri kayboldu...

Geminin batmasından sonra cesedi günlerce çıkarılamayan İzmirli kuyumcu Alberto Assante için hemen bir kent efsanesi uydurulmuştu. Sözde kamarasında İstanbul’dan İzmir’e 500 bin liralık altın getirmekte olan kuyumcu, altınlarını kurtarmak isterken boğulmuştu. Bir söz vardır, “elin ağzı torba değil ki büzesin”.

Kuyumcunun ailesi kaybettikleri cana mı yansınlar, dedikodulara mı üzülsünler bilemediler.  Mürettebat, kuyumcunun kaza anında hemen hayatını yitirdiğini, cesedi yolcuların kamaradan çıkarıp bara getirdiklerini söylüyordu, ama dedikodu odakları  bu kez, “Kuyumcu barda iken ölmüştür, sabah sabah barda ne işi vardı  acaba?” demeye başlamışlardı bile...

Olaydan üç gün sonra Kuyumcu Alberto’nun damadı, Cumhuriyet Savcılığı’na başvurarak kayınpederinin cesedinin çıkarılmasını istedi. Ancak  başarılamadı ve ceset 8 gün sonra ailenin İstanbul’dan uçakla getirttiği bir “kurbağa adam” tarafından çıkarılabildi. Alberto’nun cesedini kurbağa adam geminin bar kısmına dalarak su yüzüne çıkardı. Yeşil bir battaniyeye sarılarak sahile çıkarılan cesedin üzerinden, bir paket Yenice sigarası, cüzdan,  cep feneri, 3002 İtalyan Lireti ve 25 TL çıktı. Parmağındaki gösterişli yüzük ise ceset hafifçe şişmiş olduğundan çıkarılamamıştı. Tespitler ölünün iki damadı tarafından yapılmıştı. Alberto’nun İstanbul’dan İzmir’e getirdiği iddia edilen altınlar ise 45 yıldır hâlâ sırrını koruyor.

Andrea Dorya’ya benzerlik

Gemi yolcularından kazazede bir aile, enteresan bir anıyı dile getiriyordu: “Kalabalık bir grup halinde salonda müzik dinliyorduk. Kazadan tahminen yarım saat kadar evvel güzel bir melodi çalıyordu. Bir Napoliten şarkıydı bu. Bu sırada yolculardan biri  ‘Andrea Doria, batarken bu müzik çalıyormuş, Allah saklasın bizim de başımıza böyle bir şey gelmesin’ diyordu.”

Geminin batışıyla ilgili soruşturma, gazeteleri aylarca önemli bir konu olarak meşgul etti. Geminin 11 milyon 500 bin liraya sigortalı oluşu, Fransız sigortacıların da İzmir’e gelmesine yol açmıştı. Denizcilik Bankası, Amerikan şilebi acentesi ile kaptanı aleyhine tazminat davası açtı. Cumhuriyet Savcısı Radi Ökbay ve yardımcısı Nevzat Akın soruşturmaya günlerce devam ettiler. Dosya hazırlanırken 15 gemi yolcusu dinlendi.


Tahir Kaptan Hipermetrop çıktı

Olaydan 10 gün sonra, İzmir Vapuru’nda büyük bir patlama meydana geldi ve ambar bölümü infilak etti. Bu patlamanın suların sıkıştırmasından kaynaklandığı belirtildi. Bu arada olayın hukuki sürecinin en ilginç yanlarından biri olarak, iki kaptanın birbirlerini “körlük”le suçlamaları üzerine, savcılık, olay anında iki geminin köşklerinde bulunan herkesi bir göz doktoruna gönderdi. Oysa, İzmir Vapuru’nun kaptanı sadece 1.5 numara hipermetroptu

İzmir Vapuru faciasının yargı süreci yıllarca sürdü ve sonunda da hiç kimse mahkum olmadı. Başlarda İzmir Vapuru’nu yöneten Tahir Kaptan suçlandıysa da, mahkeme kimin suçlu olduğuna karar veremedi. Bu arada Bremen’deki tersaneden gelen gemi mühendisleri de, İzmir Vapuru’nun yeniden yüzdürülebileceği müjdesini vermişlerdi. Oysa Denizcilik Bankası, yeniden yüzdürülme haberini almadan önce gazetelere ilan vererek, geminin hurda halinde satılabileceğini duyurmuştu.

Yüzdürülme girişimleri bir yılı aşkın süreyle devam etti ve  1958 yılının 28 Şubat günü  gemi doğrultulduğunda kazanın üzerinden tam 378 gün geçmişti.  Geminin yüzdürülmesi işi ihaleye çıkarılmış ve bu ihaleyi bir İtalyan firması kazanmıştı. Kaptan Serra ve arkadaşları olarak tarihe geçen bu ekip, İzmir  Vapuru’nu önce denizin dibinde tamir ettiler ve tekrar doğrulttular. Gemi yeniden yüzer hale gelir gelmez, 378 gün önce gönderinden indirilen Türk bayrağı yeniden direğe çekildi. Geminin sularının boşaltılıp yeniden çalıştırılır hale gelmesi 52 gün sürdü. Olay büyük sevinç yaratmıştı. Pasaport İskelesi’ne çekilen gemiyi görmek için İzmirliler yine limana doluştular.

Gerekli incelemeler ve sigorta müfettişlerinin çalışmalarından sonra, İzmir Vapuru dünyaya geldiği yer olan Bremen’e götürüldü. Romorkörlerin çektiği geminin İzmir’den Bremen’e götürülüşü yaklaşık 20 gün sürdü.

İki yıl sonra 1960 yılının ortalarında, İzmir Körfezi’ne beyaz bir kuğu gibi giren İzmir Vapuru adeta yeniden doğuşunu müjdeliyordu. Tamirat sırasında geminin bir salonuna lüks olarak konan TV alıcısı, gazetelerde haber oldu: “İzmir Vapuru’nda televizyon var!”

1970’li yıllara doğru, denizlerimizdeki yolcu taşımacılığı giderek önemini yitirdi, ama “Deniz Yolları’nın Beş Kardeşi” diye bilinen gemilerden iki büyük kardeş Karadeniz ve Akdeniz, üç küçük kardeş Ege, Marmara ve İzmir vapurları hizmetlerini sürdürdüler. Marmara Vapuru, 12 Mart döneminde pis bir provokasyon sonucu, onlarca aydının tutuklanmasına yol açan bir yangının kurbanı oldu. Ege Vapuru’nu Denizcilik Bankası sonuna kadar yolcu gemisi olarak kullandı. Karadeniz Vapuru 1984 yılında bir İstanbul-İzmir yolculuğu sırasında makine dairesinde çıkan yangından sonra hayretmedi, jilet oldu. O dönemden şimdi sadece Akdeniz Vapuru hayatta. Bir İsrail firmasına kiralandığı için Hayfa ile Kuzey Kıbrıs arasında uzun yıllar ‘kumar turizmi’ne hizmet etti. Şimdi İstanbul Tuzla’da, Denizcilik Yüksek Okulu’nun okul gemisi olarak “sözde” hizmet veriyor. Ancak sevgili Eser Tutel’in deyimi ile “çürüyerek jilet olmayı bekliyor”.

İzmir Vapuru ne mi oldu? Denizcilik Bankası, İzmir Vapuru’nu,  1980’li yılların sonunda Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na devretti ve uzun süre askeri öğrencilerin tatbikat gemisi olarak hizmet verdi. Onu en son, rengi kaçmış griye boyanmış bir halde Aliağa’daki MKE’ye ait tesislerde sökülmeyi beklerden gördüm. Çok hüzünlüydü. Sonra bir daha da gören olmadı zaten...

 
< Önceki   Sonraki >